Kur'anı Akla Göre Yorumlama Hastalığı

Hocam o bahsettiğiniz Profosör ve onun gibi bir kaç kişi bidatçidir. Eğer gerçekten niyetiniz iyi ise onun gibi kendi aklına göre gidip ve o akla göre gitmeyi size tavsiye edenlerden uzak durun, derim.

İslam dininde tek başına gitmek yoktur. Ehli Sünnet ve’l cemaat, hem sünnete bağlılığı hem de cemaate intisap etmeyi yol olarak benimsemiştir. Burada ise ölçü yine Peygamber Efendimiz_Aleyhiselam_dır.

Yüce Allah (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de; Cemaatla ilgili bazı Ayet-i Celile'lerinde şöyle buyurmuştur:

1-"Hep birlikte Allah'ın ipine (Yani Kur'an'a, Şeriat'a, Cemaata) sımsıkı yapışın, dağılıp parçalanmayın." (62)

2- "Ey iman edenler! Allah'a ve Rasulü'ne ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz." (63)

3- "Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülükten men eden bir topluluk (CEMAAT) bulunsun. İşte onlar felaha erenlerdir." (64)

4-"(Rasulüm) Sana BEY'AT edenler hiç şüphesiz Allah'a Bey'at etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir." (65)

5-"Andolsun ki, sana o ağacın altında BEY'AT ederlerken Allah mü'minlerden razı oldu." (66)

6-"Ey Peygamber! Mü'min kadınlar seninle BEY'AT etmeye geldikleri zaman, BEY'AT'larını kabul et." (67)

7- "Saflar bağlayıp duranlara yemin ederim." (68) (Elmalılı merhum :"Safsaf duranlar" cemaat olanlardır, diyor.)


CEMAATLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER

Resulullah (s.a.) bir hadis-i şeriflerinde :

1- "Bana itaat eden Allah'a itaat etmiş, bana isyan eden Allah'a isyan etmiş olur. Kim emirine itaat ederse bana itaat etmiş, kim emirine isyan ederse bana isyan etmiş olur." (69)

Cemaat nedir? Önce bu kelime üzerinde duralım. CEMAAT. Cemaat derken Tabi ki akla İslam Cemaati gelmelidir. İslam Cemaati ise şöyle oluşmalıdır. Şer'i Şerife uygun bir şekilde şartlarını taşıyan bir mü'mine bey'at edilir. Beyat sonucu ortaya çıkan kişi mü'minlerin emiri olmuş olur. Diğer mü'minler de o emir etrafında toplanırlar ve bir CEMAAT oluşturmuş olurlar.

Şimdi BEY'AT kavramını izaha çalışalım: "Arapça bir kelime olan BEY'AT : "Kabul etmek, bir akidden (anlaşmadan) razı olmak ve tasdik etmek" gibi manalara gelir."... İslami ıstılahta : " Bir mükellefin; ehil bir CEMAAT ( ehl-i hal ve'l akd ) tarafından tesbit edilen halifeye ( İmam'a, ulu'lemr'e) itaat edeceğine ve sadık kalacağına dair, söz vermesine BEY'AT denilir."

Bey'at'ta asıl olan; Bey'at edecek mü'min kendi elini, emirinin eli üzerine koymasıdır. Bu bir anlamda mükellefin; "Meşru (şer'i) olan her emirde (hoşuna gitse de, gitmese de) itaat edeceğine dair sadakat yeminidir. Zira Resül-i Ekrem (SAV)'in : "Müslümanlar gerek hoşlarına giden, gerek hoşlarına gitmeyen her hususta kendilerinden olan emir sahiplerine itaat ederler. Bununla yükümlüdürler. Ancak günah işlemeleri emredilirse, itaat etmezler." buyurduğu bilinmektedir.

Bey'at; Kitap, Sünnet ve Sahabe-i Kiram'ın icmaı ile sabit olan, salih bir ameldir. İslam uleması "Bey'at Farzdır" hükmünde ittifak etmiştir. Bazı çevreler ; "Bey'atın farz olabilmesi için, İslami bir yönetim (devlet) şarttır" iddiasını ileri sürmektedirler. Resulullah (SAV) ile mü'minlerin yaptıkları ilk Bey'at; "AKABE'de" gerçekleşmiştir. Bu tevatür derecesindeki haber; bütün kaynaklarda yer almıştır. Bu Bey'atın; Mekke tebliğ döneminin sonlarına rasladığı da bilinmektedir. Mekke dönemiyle ilgili olarak İmam-ı Serahsi : "--O dönemde Mekke; İslam ahkamının tatbik olmadığı bir darü'ş-şirk idi" hükmünü zikretmektedir ...Dolayısıyle; ilk Bey'atın gerçekleştiği dönemde, İslami bir devlet mevcut değildi......

Bilindiği gibi mü'minlerin kendi içlerinden seçtikleri bir Ulu'lemre itaat etmeleri, kat'i nassla FARZ kılınmıştır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de : " Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin... " (70)
Müslümanların bir kısmının milyonlar vererek ceplerinde bir gurur vesilesi yaparak taşıdıkları "Tesbih" i düşünelim. İslam cemaatini en güzel bir şekilde canlandırarak sembolize eden tesbihi. En başta bir "İmame", sonra bir iplikle birbirine bağlanmış tesbih taneleri. Baştaki imame zaten ismiyle anılan "İmam"ı ifade ediyor. Yani Mü'minlerin bey'at ederek bağlanacakları, itaat edecekleri imamı. Taneler ise mü'minleri, yani İslam cemaatinin fertlerini ifade etmektedir.

Taneleri bir birine bağlayan iplik ise Mü'minleri imama bağlayan manevi bağ olan "Beyât"ı ifade etmektedir. Bey'atı olmayanın imama bağı olmaz. Yani taneleri İmameye bağlayan iplik olmayınca taneler topluluktan-Cemaatten ayrılır, koparlar. Cemaatten ayrılanın ise küfre-şirke, batıl ideolojilere kurban olması an meselesidir. Onun için "Bey'at"sız, itaatsız yaşayan mü'minler şu mübarak Hadis-i Şerifle uyarılmışlardır : "....Her kim de bey'at sorumluluğu olmadan ölürse, Cahiliyye ölümüyle ölür." (71)

Bu tesbih misalinin İslam cemaatine teşbihini sakın unutmayalım! "La teşbih ve la temsil" Bu teşbih, anlatılmak istenenleri en güzel bir şekilde anlatmaktadır. Her türlü tehlikenin bulunduğu ıssız sahrada analarını kaybettikten sonra vahşi canavarlardan kurtulmak için sağa-sola koşuşan civcivlerin hazin hali; sayıları bir milyarı aşan başsız ümmetin halini andırmaktadır. Başı koparılmış bir canlının çırpınışı, nasıl beyhude bir çırpınış ise; başsız ümmetin vücut bulmak için çırpınışı da o kadar beyhude bir çırpınışdır!


"CEMAAT : Cemaat kelimesinin Şeriat ıstılahındaki anlamı; "Resulullah (a.s)'ın ve Ashabının üzerinde bulundukları çizgi ve İTİKAD ve bu itikad üzere olan kitle olarak ifade edilebilir. "Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat" tabiri de bu anlamı ifade etmektedir....Bu inançta insanlar bulunmadığında da kelimenin ıstılah anlamına göre hiçbir şekilde "CEMAAT" meydana gelmiş olamaz!!!

Bazen Cemaat kelimesi, doğru çizgide olan ve kendisi hakkında İMAMETLE ilgili hükümler uygulanmış bir imamın etrafında toplanmış, hak ve adalet ehli olan kitle anlamına da kullanılır. Kim böyle bir kitlenin içerisine girer, inancı da temiz (batıl ve sapık şeylerden arı) olursa o CEMAAT'tendir. Cemaat kelimesi, yerine göre müslüman toplum anlamına da kullanılır. Bu anlamda CEMAAT, taşrada yalnız kalmış kimselerin tersi anlamındadır. Çünkü kişi, ancak topluluk halinde yaşanılan merkezlerle irtibatlı olduğunda CUMA namazlarını kılabilir ve cemaatle namaza devam edebilir.

Cemaat kelimesi bazen de hakka yapışma anlamında kullanılır. Böyle bir durumda, kişi yalnız da kalsa bir CEMAATTIR.....Yüce Allah (cc) şöyle buyurmuştur : " Şüphesiz İbrahim bir Ümmetti " (72) Nitekim sahih bir rivayetle nakledildiğine göre İbn-i Mes'ud'un da şöyle söylediği bildirilmiştir : "Cemaat, tek kalsa da kişinin hakka uygun olmasıdır."
Bu tariflerden de anlaşılacağı gibi, emiri olmayan yüzlerce veya binlerce insan bir araya gelmiş olsalar yine de cemaat oluşturmuş olmazlar.
2- Buhari ve Müslim, Busra bin Abdullah (r.a)'tan rivayet etmişlerdir : "Ebu İdris Havlani, Huzeyfe (r.a) 'nin şöyle söylediğini bildirdi : İnsanlar Resulullah (a.s)'a sürekli hayır hakkında soru sorarlardı. Bense bana dokunabileceği korkusu ile sürekli şer (fenalık) hakkında soru sorardım. Bir keresinde Resulullah (s.a)'a şöyle sordum :" Ey Allah'ın Resulü, biz daha önce cahiliyet ve şer ( fenalık) içinde idik. Daha sonra yüce Allah bize şu hayrı (İslam'ı) ulaştırdı. Bu hayırdan sonra yine şer gelecek midir?"

Resulullah (a.s) : "Evet" diye buyurdu. "Peki bu şerden sonra yine hayır gelecek midir?" dedim." "Evet, içerisinde de bir duman (karışıklık, bozukluk) olacaktır." diye cevap verdi. "Dumanı (karışıklığı) ne olacak" dedim." "Benim Sünnetim dışında bir yol tutan ve benim gösterdiğim hidayet çizgisi dışında bir çizgi benimseyen topluluk olacak. Onları tanıyacak ve reddeceksin" diye buyurdu. "Peki bu hayırdan sonra yine şer gelecek midir" diye sordum. Resulullah (a.s) : "Evet Cehennemin kapılarında duran davetçiler ortaya çıkacaktır, bunların çağrısına uyanları, Cehennemin içine atacaklar" diye buyurdu.

Ben: " Ey Allah'ın Resulü, sen bize onların özelliklerini bildir" dedim. Resulullah (a.s): "Evet onlar bizim gibi görünür ve bizim dilimizle konuşurlar" diye buyurdu. "Ey Allah'ın Rasulü, ben o insanların zamanına yetişirsem ne yapmamı uygun görürsün- bir rivayette de, ne yapmamı emredersin, şeklinde geçmiştir-?" dedim. "Müslümanların Cemaatları ve İmamları ile birlikte ol" diye buyurdu. "Eğer Müslümanların bir Cemaati ve İmamları olmazsa?" dedim. " O zaman da, ağaç kökünü yemek zorunda kalacak kadar zor duruma düşsen bile, bu hal üzere ölüm sana gelinceye kadar bütün bu (sapık) fırkalardan uzak dur" diye buyurdu."

Müslim'in buna benzer bir başka rivayeti daha vardır. O rivayette şöyle bir farklılık bulumaktadır : "(Ebu Huzeyfe (r.a) şöyle dedi) : " Dumanı (karışıklığı) nedir" diye sordum. Resulullah (a.s) : "Benim Sünnetimi benimsemeyen bir topluluk ortaya çıkar. Bunların içinde, bedenleri insan bedenleri gibi ama kalpleri Şeytan kalpleri olan bir takım adamlar bulunacaktır." diye buyurdu. Ben :"Ey Allah'ın Rasulü! Eğer onların zamanına ulaşırsam ne yapayım?" diye sordum. "Dinler ve itaat edersin. Sırtın dövülse ve malın alınsa bile dinle ve itaat et" diye buyurdu."
3- Buhari ve Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmişlerdir : "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu : "Kim emirinin herhangi bir şeyinden hoşlanmazsa sabretsin. Kim yöneticiden (Müslüman yöneticiden) bir karış uzakta ölürse, bir tür Cahiliye ölümü üzere ölür." Bir başka rivayette de şu ifadeye yer verilmiştir :"...bu hoşlanmadığı şeye sabretsin. Kim Cemaatten bir karış uzaklaşırsa, onun ölümü Cahiliye ölümü üzere olur."
4- Buhari ve Müslim, Muğire bin Şu'be (r.a)'den rivayet etmişlerdir : "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: "Ümmetim içinde hak çizgi üzere yürüyen bir taife sürekli bulunur..." Bezzar, Fadale bin Ubeyd (r.a)'den rivayet etmiştir : "Resulullah şöyle buyurdu : " Üç kişi hakkında bir şey sorulmaz :

1-Cemaatten ayrılan kişi.

2-İmamına (müslüman olan yöneticisine) isyan edip de böyle isyan üzere ölen kişi.

3- Efendisinin yanından kaçıp da ölen köle ya da Cariye için."

İmam Nevevi, Rib'i bin Haris (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir :Huzeyfe (r.a) şöyle söyledi :"Ben Resulullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu duydum : " Kim Cemaatten ayrılır ve yönetimi küçük düşürürse, Allah'ın kendisini hoş karşılamayacağı bir halde, Allah'ın huzuruna çıkar."

İmam Ahmed, Ebu Zer (r.a)'in merfu olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir : " Kim Cemaatten bir karış uzaklaşırsa, İslam halkasını boynundan çıkarmış olur."
Tirmizi, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir : "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu : " Allah'ın eli Cemaatle birliktedir." Taberani, İbni Ömer (r.a)'den rivayet etmiştir : "Resulullah (s.a) şöyle buyurdu : "Benim Ümmetim sapıklık üzere bir araya gelmeyecek. Sizin cemaatle birlikte olmanız gerekir. Allah'ın eli Cemaatle birliktedir."

İmam Ahmed, Abdullah bin Ömer (r.a)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir : " Dikkat edin bir adam bir kadınla yalnız yerde başbaşa kalmasın. Aksi halde üçüncüleri Şeytandır. Cemaate bağlı kalın. Dağılmaktan kaçının. Şeytan tek kişi ile beraberdir. İki kişiden ise daha uzaktır. Kim Cennetin ortasını arzuluyorsa, Cemaatle birlikte bulunmaya özen göstersin."

Hakim, İbni Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir : "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu : "Allahu Teala benim Ümmetimi sapıklık üzere asla birleştirmez. Allahu Teala'nın eli de Cemaatle birliktedir." Taberani, Haris bin Kays (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir : "Bana Abdullah İbni Mes'ud (r.a) : "Ey Haris bin Kays, cennetin ortasına yerleşmek senin hoşuna gitmez mi?" diye sordu. Ben "Evet" dedim. Bunun üzerine ." Öyleyse İnsanların (Mü'minlerin) Cemaatlerine bağlı kal." dedi."

Hakim, Yesir bin Amr (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir : "Hz. Osman (r.a) öldürüldüğünde, Ebu Mes'ud (r.a) evinde uzlete çekildi. Bu sırada ben yanına giderek, insanların durumlarından sordum. Şöyle dedi: " Cemaate bağlı kal. Allahu Teala, Muhammed ümmetini sapıklık üzere bir araya getirmemiştir." Bir başka rivayette Yesir'in şöyle söylediği bildirilmiştir : "Hz.Ali (r.a) öldürüldükten sonra Ebu Mes'ud (r.a) ile karşılaştım. Peşinden gittim ve kendisine : "Allah adına söylemeni istiyorum. Sen Resulullah(a.s)'tan fitnelerle ilgili olarak ne duydun? " diye sordum. Şöyle söyledi : "Biz bir şeyi gizlemeyiz. Sen Allah'tan kork ve Cemaatle birlikte ol. Dağılmaktan ve ayrılıktan da sakın. Allahu Teala Muhammed (a.s)' ümmetini sapıklık üzere birleştirecek değildir." (73)

5-"Hz. Enes (r.a) anlatıyor: "Resulullah (a.s) buyurdular ki : " Dinleyin ve itaat edin! Hatta üstünüze, başı kuru üzüm tanesi gibi siyah Habeşli bir köle bile tayin edilmiş olsa, aranızda Kitabullah'ı tatbik ettikçe... (itaattan ayrılmayın)." (74)

6-"Hz. Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor : "Resulullah (a.s) buyurdular ki : "Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah'a itaat etmiştir. Kim de bana isyan etmiş ise, mutlaka Allah'a isyan etmiştir. Kim emire itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emire isyan ederse mutlaka bana isyan etmiş olur." (75)

7- Hz. İbni Ömer (r.a) anlatıyor : "Resulullah buyurdular ki: "Müslüman kişiye, hoşuna giden veya gitmeyen her hususta itaat etmesi gerekir. Ancak, masiyet ( Allah'a isyan ) emredilmişse o hariç, eğer masiyet emredilmişse, dinlemek de yok, itaat de yok." " Kim emirinden hoşlanmadığı bir şeyle karşılaşırsa sabretsin, zira kim Sultandan bir karış uzaklaşır ve ölürse Cahiliyye ölümü ile ölmüş olur. "... "Allah'a isyanda kula itaat yok." "Allah'a itaat etmeyene itaat yok." ... " Allah'a isyan edene itaat yoktur."..."Ulema, Küfre düşen imamın mün'azil olduğunda, bu durumda bütün müslümanlara, kıyam etmenin vacip olduğunda İCMA etmiştir."

8-Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor : "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Kim itaatten dışarı çıkar ve Cemaatten ayrılır ve bu halde ölürse, Cahiliyye ölümü ile ölür." (76)

9-" Size Cemaati tavsiye ederim, ayrılıktan da sakının, zira şeytan iki kişiden uzak durur. Cennetin ortasını isteyen, Cemaatten ayrılmasın. " .. ."Allah ümmetimi dalalet üzere toplamaz. Allah'ın eli Cemaatledir. Cemaatten ayrılan ateşe gider." " Cemaat rahmet, ayrılık azabtır." ..."Kim Cemaatten bir karış ayrılır, sonra da ölürse, Cahiliyye ölümü ile ölmüş olur...boynundaki İslam bağını çıkarıp atmış olur." (77)


"Müslümanlar gerçek olarak İslam'a tabi' olup cemeatleşirlerse, Allahu Teala (cc)'nın kuvveti cemaatle olur. İsyan olan yerde itaat etmemeleri takdirinde kendilerine bir zarar gelmez. Nitekim Tirmizi'nin tahric ettiği İbni Abbas'tan gelen bir rivayette Rasulüllah sallallahu aleyhi ve sellem: H.34- "Allah'ın kudreti cemaatle beraberdir." buyurmuştur." Zemahşeri diyor ki: "Yani ehl-i İslam'ın cemaati Allahu Teala'nın hıfz ve himayesi altındadırlar." Ti'bi diyor ki: "Yani, adil imamla beraber olan cemaatten ayrılmayın. Çünkü Allah'ın hıfz-u himayesi adil imama tabi' olanla beraberdir."

İbn-i Hacer diyor ki: Her ne kadar Tirmizi'nin bu hadisi zayıf ise de başka yollarla takviye olunur. Her hal ve karda cemaat rahmettir, parçalanmak ve tefrika azabdır, denilmektedir ve bu gerçektir." (78)

10-"Müslim'in tahric ettiği, Ebu Hureyre radıyallahu anh'tan gelen bir rivayette Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu : H.45- "Kim itaattan çıkar ve Cemaatten ayrılıp ölürse, Cahiliyye ölümüyle ölmüştür...." Şu kadar ki, Hadis-i şerif'teki tehdit "Kafir olurlar (olarak ölürler)" demek değildir, "çok asi olurlar" manasındadır." "İbn-i Adi ve Taberani'nin tahric ettiği, Ebi Musa ve Ebi Emame'den, radıyallahu anhuma, gelen bir rivayette şöyle buyrulur : H.51 "İki ve fazlası Cemaattir."... "Yine İmam Ahmed'in tahric ettiği, Ebi Zer radıyallahu anh'tan gelen bir rivayette: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu : H.52- "İki kişi bir kişiden daha hayırlıdır; Üç kişi iki kişiden daha hayırlıdır. Dört kişi üç kişiden daha hayırlıdır. Binaenaleyh size CEMAATİ emrederim. Gerçekte Allahu Teala (c.c), elbette ümmetimi hakk olan yoldan başkasında bir araya getirip CEMAATLEŞTİRMEZ." (79)
"Mü'minlerin; "Kime,hangi şartlarda ve nasıl" itaat edecekleri , neyi kesinlikle reddedecekleri Nisa Suresinin 59.ve 60.ayet-i kerimelerinde açıkça izah olunmuştur. Resül-i Ekrem (SAV)'in : "Her kim Ulu'l-Emr'e itaatten bir el kadar ayrılırsa, kıyamet gününde Allah (cc)'a fiili ( ameli) hususunda lehinde hiçbir hücceti olmayarak kavuşacaktır. Her kim de boynunda (Ulu'l-emr'e) Bey'at'ı olmayarak ölürse, cahiliye ölümü ile ölür." (80) buyurduğu sabittir.

İslami eserler'de: "Halife, Sultan, Ulu'l-emr, Veliyy-ül Emir, Emir'el- Mü'minin, Devlet Başkanı ve İmam" kavramları, hep aynı mahiyeti beyan için kullanılmışlardır. İbn-i Hümam "Kitabu'l- Müsayere" isimli eserinde : "--Mü'minlerin kendi içlerinden bir imam seçmelerinin sebebi, İslam'ın hükümlerini hakkı ile eda etmek içindir" diyerek önemli bir noktaya işaret etmektedir.

İmam Ebu Muin En Nesefi: " Üzerimizde İslam devlet başkanı olan imamı (Ulu'lemr'i) görmeden bir günün geçmesi caiz değildir. İmam, devlet başkanı olan halifedir. İmametin hak olduğunu kabul etmeyen kimse kafir olur. Çünkü dini hükümlerin bir kısmının farz olması, imamın varlığına bağlıdır. Cuma Namazı, Bayram Namazı ve yetimleri evlendirmek gibi... İmamı inkar eden farzları inkar etmiş olur. Farzları inkar eden de kafir olur." hükmünü zikreder." (81)

Ayrıca Bazı alimler : " Zalim bir hükumdarın emrinde geçen altmış yıl, hükumdarsız geçen tek bir geceden daha hayırlıdır." demişlerdir... "...Siyasi vekalet; en küçük toplum birimine kadar, her yerde aynı öneme haizdir. Ebu Said El-Hudri (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Resül-i Ekrem (s.a.v.) : "-Üç kişi sefere çıkarlarsa, mutlaka içlerinden birini emir (imam) Tayin etsinler." (Sünen-i Ebi Davud-İst.1401, K.Cihad:80) emrini vermiştir." (82)
Selim akıl sahibi her mü'min, Resül-i Ekrem (sav)'in : " Dünyanın ücra bir köşesinde de olsa, üç kişinin içlerinden birini kendilerine emir (İmam) tayin etmeden yaşamaları helal olmaz." mealindeki mübarek tesbitine uygun olarak amel etmek borcundadır." (83)
12- Buhari, Müslim ve İbn Mace'nin ittifakla Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri bir hadiste Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur : "İsrail oğulları zamanında onları peygamberler idare ederdi. Her ne zaman bir peygamber vefat ederse onun yerine başka bir peygamber gelirdi. Hiç şüphesiz benden sonra peygamber yoktur. Ancak HALİFELER olacaktır. (Ümmeti bu devlet reisi olan halifeler idare eder)". (84)

13-"İmam veya emire itaatin Peygambere itaat, Peygambere itaatin Allah'a itaat olduğu, İmama isyanın da aynı şekilde Peygambere ve Allah'a isyan olduğu açıklanmıştır. Ayrıca İmama itaat etmeyip CEMAATTEN ayrılmanın bir nevi cehalet ölümüyle ölmek olduğu BUHARİ ve MÜSLİM'de rivayet edilen hadislerde belirtilmiştir. Müslim'de bu manada zikredilen bir hadis şöyledir : "Kim bey'at'siz olarak ölürse cehalet ölümüyle ölür" (85)

14-"Kim zamanının imamını tanımadan ölürse bir nevi cehalet ölümüyle ölür." Fukahadan; Ayni, "cehalet ölümüyle ölür demekle kafir olur manasının kastedilmediğini" belirtmektedir. (86)
İslam; iki başlılığı Peygamberimizin (sav) şu hadis-i şerifiyle yasaklamıştır : "İki halifeye BİAT olunacak olursa sonrakini öldürün." (87)

15-"Abdullah b. Mes'ud (r.a.) demiştir ki : "Ey insanlar! Sizin taat ve CEMAATA sarılmanız gerekir. Çünkü onlar, Allah'ın kendisine sarılmanızı emrettiği ipidir. Hiç şüphesiz CEMAAT ve TAAT içinde hoşunuza gitmeyen şeyler, ayrılık halindeki güzel bulduğunuz şeylerden daha hayırlıdır." (88)

16-Rasulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki : "Sizin CEMAAT (halinde olmanız) gerekir. Şüphesiz şeytan, tek kalanla beraberdir; (onu kolayca etkileyip, kalbine vesvese verir). İki (hayır ehli) kişiden ise; çok uzakta durur. Kim iman selameti ile ölüp, cennette olmak istiyorsa; (takva üzere kurulan) CEMAATA yapışsın."...

17-"Şüphesiz Allahü Teala (c.c), Ümmetimi dalalet (sapık fikir ve fitne) üzerinde bir araya getirmez. Allah'ın eli (rahmet ve desteği) CEMAATLE birliktedir. Kim (hak üzere giden) CEMAATTEN ayrılırsa ateşe gider." (89)

18- Diğer bir hadis-i şerif'te, İslam Cemaatinden ayrılanın durumu şöyle anlatılmaktadır : " Kim (Kur'an ve Sünnet üzere giden) CEMAATTAN bir karış ayrılırsa; boynundan İslam bağını çıkarmış olur." (90)

19-Rasulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki : "Kurdun sürüden ayrılan koyunu kaptığı gibi, şeytan da (cemaattan ayrılan) insanı kapar. Bölünüp dağılmaktan (guruplara) ayrılmaktan sakınınız. Size (Allah için) CEMAATA sarılmanız ve (hak üzere giden ) çoğunluğa katılmanız gerekir." (91)

Meşhur Müfessir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (rh.a.) "Allah'ın ipine toptan, sımsıkı sarılın" ayetini açıklarken, şu kıymetli açıklamalarda bulunmuştur : "...Ben kendi başıma, yalnızca dinimi, imanımı koruyabilirim" demek tehlikelidir. Kendi başına kalan fertlerin, iman ve İslam üzere, hüsn-i hatime ile ahirete gidebilmesi şüpheli olur. Ferd zorlama ve baskı altında her şeyini kaybedebilir. Çünkü (hadis-i şerif'te belirtildiği gibi) : "Allah'ın eli (rahmet ve desteği Hakk üzere giden) CEMAATLA birliktedir." Ve dinin dünyada en büyük feyzi de bu toplumun kuruluşundadır..." (92)

M. Hamdi Yazır (rh.a) hocaefendi, mevcut hastalığımızın teşhisi koymuş ve mührünü şu şekilde vurmuştur:

"Gel seninle konuşalım. Günahlarımızı bir gözden geçirelim. Felaketimizin başı olan günahı bulalım, ona göre tevbemize başlayalım, Hak'dan ecir isteyelim.

Ey müslüman! Lafım sana olmasaydı günahın başında imansızlığı sayardım. Lakin ben seninle konuşuyorum. Senin, benim günahımızdan bahsediyorum. Şimdi sana bütün imanla söylerim ki, günahımızın başı CEMAATSİZLİKTİR. Seni beni ahlaksız eden, yardımsız, kuvvetsiz bırakan, büyük büyük amellerden, emellerden alıkoyan, heva ve hevesine kaptırıp da sefahetlere, rezaletlere garkeden, Allahu Teala'yı unutturup, şuna buna boyun eğdiren CEMAATSİZLİKTİR." (93)
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz : "İbn-i Nüceym'in "El-Bahrü'r Raik", İbn-i Hümam'ın "Fethü'l-Kadir" ve İbn-i Abidin'in "Reddü'l-Muhtar" isimli kıymetli eserlerinde, gayr-i müslimlerin istilasına uğrayan ülke insanları için (İspanya örnek verilerek) şu tavsiyede bulunulmuştur : "--Orada müslümanlar mahkum durumda, gayr-i müslimler ise hakim durumdadırlar. Bu durumda ne yapılmalıdır?

(Cevap) Gerekli olan müslümanlara aralarından birine İmamet (Harp emiri) görevini vermeleridir. Hepsinin onda ittifak etmeleri VACİP'tir. Seçtikleri bu kimse, KADI tayin eder. Böylece kendi aralarında vuku bulan hadiselerin (ihtilafların) mahkemeye intikali sağlanır. Yine buralarda kendilerine Cum'a namazı kıldıracak bir imam nasbederler."

İbn Abidin : "İnsanın mutmain olduğu ve kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde amel edilmelidir." diyerek Ulemanın kavlini dile getirmiştir." (94)

Yazdıklarımızın hemen hemen hepsi; Başta Kur'an-ı Kerim, sonra Kainatın ve bizim Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'in hadis-i şerifleri ve İslam Alimlerinin kaleme aldığı muteber fıkıh kitaplarından alınarak nakledilmeye çalışılmıştır. Bu gerçek ancak çok hüzünlü vede dramatik tablo karşısında mü'minlere düşen en güzel inanç ve amel "İşittik ve itaat ettik" demeleridir.

Yani, İslam'a teslim olmalarıdır. Allah (cc)'ın rızasını kazanmak isteyen müttaki mü'minlerin salih amel peşinde koşmaları şarttır. Salih amel sahih imana dayanır. Sahih imanı olmayan bir insanın hiçbir ameli makbul değildir. Dünyaya imtihan için geldiğimizi asla unutmamalıyız. Allah (cc) rızası için yapacağımız ibadetlerimizde nefsimize uyup, bahaneler aramayalım. İşte bu noktada Cahiliye ölümünü de dikkate alarak diyebiliriz ki; Müslümanların; "İslam Cemaati"ni oluşturmadan yaşamaları caiz değildir. Çünkü İslam dini CEMAAT dinidir, Cemaatla yaşanır.

Onun içindir ki; İslam'ın ikinci halifesi Hz. Ömer (r.a.)'ın şu mübarek tesbitini aktarmak istiyorum : "Muhakkak ki İslam İslam olamaz, CEMAAT olmadıkça. Cemaat cemaat olamaz, emir olmadıkça. Emir emir olamaz, ona itaat olmadıkça." (95)

Üstad Bediüzzaman Said-i Kürdi (Rh.a) hazretleri boşuna mı demişti : "Zaman, CEMAAT olma zamanıdır." Tabi bu gerçeği vurgularken diğer taraftan tarikat gerçeğini inkar ettiği anlamı çıkarılmamalıdır. Şu anda anın vacibi olarak elzem olanın cemaat olduğu vurgulanmıştır. Zaten cemaat olmadan tarikatın olması çok anlamsızdır. Öyleyse mü'minler; hem Cahiliye yaşantısından, hem de cahiliye ölümünden Allah (c.c.)'a sığınarak hiç vakit geçirmeden derhal "İslam Cemaatini" oluşturmalıdırlar... Bu da mümkün olamazsa bütün mesailerini; bu amelin gerçekleşebilmesi için harcayarak Cahiliyye ölümü üzere ölmekten kurtulmaya çalışmalıdırlar.

Heyhat!!! Gel görki; anın vacibi olarak ihya edilmesi gereken adı geçen bu farzın ihmalinde Ümmetin tümü mes'uliyet altında inim inim inlemektedir... Kendilerini Ümmetin uleması, fukahası, sülehası, üstadı, meşayihi, lideri, önderi, Mehdisi, Mesihi, halifesi makamında zanneden tüm seçkinler bu vebalin altında olduklarını bilmelidirler!!! Zira inancımıza göre İslam'ı en güzel bilen ve en güzel yaşayanlar onlardır... Zira, Allahü Teala (cc)'dan en çok korkanlar onlardır... Yahut öyle olmak mecburiyetindedirler... Bu vebal önce onları; daha sonra sıradan diğer insanları ilgilendirmektedir... Eğer bu amelin terkinden dolayı Cehenneme girme sözkonusu ise; önce yukarıda saydığımız bu seçkin zümrenin girmesi gerekecektir!!!

Sahih imana sahip olan her mükellef kendi liderini, önderini, emirini, imamını, üstadını, ağabeyini, şeyiğını, mehdisini, mesihini, parti başkanını, dernek başkanını, vakıf başkanını vb. herneyi varsa Allah (cc) rızası için usul-ü dairesinde uyarmalı, bu gidişin nereye olduğunu mutlaka ama mutlaka sormalı hesap vermeye davet etmelidir !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Yoksa bu karanlık gecenin nurlu sabahı unutulmalıdır............Allahü Teala (cc)'ya emanet olunuz... Abdullah AZİZ

KAYNAKLAR

62-Kur 'an-ı Kerim, Al-i İmran Suresi, ayet:103

63-Kur 'an-ı Kerim, en-Nisa, Ayet:59

64-Kur 'an-ı Kerim, Al-i İmran Suresi, Ayet:104

65-Kur 'an-ı Kerim, el-Fetih Suresi, Ayet:10

66-Kur 'an-ı Kerim, el-Fetih:18

67-Kur 'an-ı Kerim, el-Mümtehine:12

68-Kur 'an-ı Kerim, es-Saffat Suresi:1

69-Dr.Hasan GÜMÜŞOĞLU, İslam'da İmamet ve Hilafet , sh: 296. Kay. Yay. İst. 1999. Buhari, Ahkam, 4--Müslim, İmare,8.

70-Kur 'an- ı Kerim, En Nisa Suresi:59. Yusuf KERİMOĞLU, Fıkhi Meseleler, C/1, sh:166-167.Ölçü Yay.İst.

71-(Buhari, Ahkam 4. Müslim, el-İmare,581851)

72-Kur 'an- ı Kerim, Nahl Suresi:120

73-Said HAVVA, El-Esas Fi's-Sünne, İslam Akaidi, c/8, sh:93-114. Aksa Yayın Paz. 1992-İst.

74-Buhari, Ahkam 4,Ezan 54,56

75-Buhari, Ahkam 1,Cihad 109. Müslim, İmamet 33 . Nesai,Bey'at 27

76-Buhari, Ahkam 4. Müslim, İmaret 53. Nesai,Tahrim 28. İbnu Mace, Fiten 7.

77-İbrahim CANAN, K.Sitte,C/6. sh:435-440. Akçağ Paz.1995. Ankara.

78-İsmail ÇETİN. Cemaat, sh:31. Dilara Yay. 1990.Isparta.

79-İsmail ÇETİN, Cemaat, sh:40.Dilara Yay. 1990.Isparta.

80-Sahih-i Müslim, C/21478.Had.No:1851. Ayrıca Sahih-i Buhari, K. Ahkam, C/8,sh: 105.

81-Yusuf KERİMOĞLU, Fıkhi Meseleler, C/1,sh:299.

82-Yusuf KERİMOĞLU, İslami Har. Mahiyeti, sh:95.

83-Yusuf KERİMOĞLU, Devlet ve Siyaset, sh:290. Misak Yay.Ankara,1995.

84-Dr.Hasan GÜMÜŞOĞLU, İslam'da İmamet ve Hilafet, sh:29-30. Kayıhan Yay. İst.1999. Buhari, "Enbiya", 50. Müslim, "İmare", 44. İbn Mace, "Cihad", 42.

85-Dr.Hasan Gümüşoğlu,a .g.e,sh:32, Müslim, "İmare",58.

86-Dr.Hasan Gümüşoğlu, a.g.e, sh:33, er- Razi, el-Mesailü'l-Hamsin fi usuli'd-din, sh:71, Nesefi, Ebü'l-Muin,

Tebsiratü'l-edille,11,824.

87-Dr.Hasan Gümüşoğlu, a.g.e. sh:291, Müslim, "İmare",10.

88-İmam Taberi, Camiu'l-Beyan, 1V,32.

89-Tirmizi, Fiten, Tabarani, el-Mu'cemu'l-Kebir, xv,239.

90-İmam Ahmed, Müsned,V,180; Ebu Davut, Sünnet,27,(No:3758).

91-İmam Ahmed, Müsned,V,243; Tebrizi, Mişkatu'l-Mesabih, el-İ'tisam bi'l-Kitab,45 (No:184) ( Dilaver Selvi,

İntisab ve Cemaat, sh:131-134. Umran Yay.İst.1995.

92-E.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 2/405- 406.

93-M. ÇELİK, Müslümanın Din Disiplini/ Amentü Hukuku, sh:52. Misak Yay.2002-Ankara. M. Hamdi

Yazır, Ceride-i İlmiyye, Sayı:41, sh:1208, İst/1337.

94-Yusuf KERİMOĞLU, Emanet ve Ehliyet (İslam İlmihali), C/2, sh:376. Misak Yay.İst-1985.

95-Yusuf KERİMOĞLU, İslami Har. Mahiyeti. sh:85.Misak Yay.Ank.1996. Sünen-i Darimi, İst. 1401 Çağrı Yay. Sh:79. Mukaddeme 26.

Âlimlere uyunuz. Çünkü onlar dünyanın kandilleri, âhiretin de lambalarıdır.
Câmiü's Sağîr, c: 1, no: 53

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Benim ve Raşit halifelerimin sünnetine tabi olunuz." Buyurmuşlardır.


Asıl teslim olunan Yüce Allah’tır

Aslında, Yüce Yaratıcı’dan başka hiç kimsenin insanları kendisine itaat etmeye davet yetkisi ve görevi yoktur. Her emrine uyulacak, her hükmünde teslim olunacak tek varlık, alemlerin sahibi Yüce Allah’tır. Hiç bir peygamber de kendi şahsından kaynaklanan bir sebep ve yetkiyle insanlara bir şeyi emretme veya yasaklama yetkisine sahip değildir. Fakat peygamberi Yüce Allah davetle görevlendirip halkın arasına gönderdiği zaman, konumu, yetkisi ve insanlar üzerindeki etkisi değişir.

Kur’an’da belirtildiği gibi, Allah’ın gönderdiği peygambere itaat eden kimse, bizzat Allah’a itaat etmiş olur. Ona isyan eden de Allah’a isyan etmiş olur (Nisa/80). Hz. Peygamber A.S.’a uymadan hiç kimse Allah’ın rızasına ulaşamaz. Onu anne-babası dahil bütün insanlardan daha fazla sevmeyen kimse tam mümin de olamaz (Buharî, Müslim). Onun öğrettiği dine sadece kalbiyle değil, bütün his ve hevesiyle, içi ve dışıyla uymayan kimse gerçek mümin sıfatını alamaz (Begavî, İbnu Asım, İbnu Recep). Çünkü Hz. Peygamber A.S. Allah’a giden yolun kılavuzu, bu yolda insanların terbiyecisi ve sahibidir. Her hükmü Cenab-ı Hakk’ın hükmü yerindedir. Onu insanlığın önüne koyan Yüce Allah’tır. “Bu peygamberime uyun ki, benim muhabbetime, rızama ve cennetime ulaşın!” diyen de bizzat Yüce Allah’tır.

Bunun için, insan Yüce Allah’a muhabbet ve teslimiyetini ancak O’nun peygamberine gösterdiği muhabbet ve teslimiyet ile ortaya koyabilir. Bu açıdan bakıldığında, günümüzdeki bir insanın Allah yoluna davet eden bir mürşide göstereceği samimiyet ve teslimiyet de Allah sevgisinin ispatından başka bir şey değildir. Bu teslimiyet görünürde insana, hakikate ise Allah’a bağlanmaktır.

İçi ve dışıyla Hakk’a teslim olan kimse, Allahu Tealâ’dan başka her şeyin köleliğinden kurtulur, hür olur, kalbi Allah ile huzur, ilâhi aşk ile hayat bulur. Hakk’a itiraz eden kimse ise, iradesini nefsinin eline vermiş olur. Bundan sonra o kimse kendisini hür irade ve hürriyet sahibi görse de, aslında bütün yaptıkları bir çeşit köleliktir. Çünkü bu kimse, devamlı nefsine köle, şehvetine esir, midesine hizmetçi, maddeye bekçi, insanların aferin ve alkışına bağımlı bir halde hayat sürmektedir. Böyle bir hayat şeref ve hürriyet değil, tam manası ile zillet ve köleliktir. Asıl hürriyet, Yüce Allah’tan başka hiç bir varlığa kulluk yapmamaktır.

Mürşidin yetkisi ve konumu

Kâmil mürşidin vazifesi, güzel ahlâkı temsil ve tatbiktir. Onun tek hedefi ilâhi hükümleri en güzel şekilde uygulamak, korumak ve yaşatmaktır. Buna dini ihya etmek denir.

Mürşid, Yüce Allah’ın dostudur. Bu sıfatıyla vazifesi, isteyenlere Allah’ın dostluğunu öğretmektir. O aynı zamanda ümmeti terbiye işinde Hz. Peygamber A.S.’ın vekili ve vârisidir. Bu sıfatıyla vazifesi kalpleri Allah’a bağlamak, gönülleri kötü ahlâktan arındırmak, insanı Allah’ın edebiyle edeplendirmek, nefsin, şeytanın, eşyanın ve dünyanın esaretinden kurtarıp gerçek hürriyete kavuşturmaktır.

Kâmil mürşid, bu sıfat ve vazifeleriyle dünyada en önemli işi yürütmektedir. Hangi iş insanın Yaratıcı’sına yönelmesinden daha önemli olabilir? İşte bu büyük işi yürüten insana karşı vazifemizi şu ayet belirlemektedir:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve içinizden (Allah’ın yapmanızı istediği) işlerinizi yürüten önder ve idarecilerinize de itaat edin.” (Nisa/59)

Ayrıca, Hz. Peygamber A.S.’ın şu uyarıları da bizim için bağlayıcıdır:

“Başınızdaki kimse gözü kör, ayağı topal, rengi siyah bir köle de olsa, sizi Allah’ın Kitabı’na göre sevk ve idare ettiği sürece onun sözünü dinleyip emirlerine itaat edin.” (Buharî, Müslim, Nesaî)

“Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Bana isyan eden de Allah’a isyan etmiş olur. Benim emirime (dini işlerinizi yürüten imamınıza) itaat eden bana itaat etmiş olur. Ona isyan eden de bana isyan etmiş olur.” (Buharî, Nesaî)

Şu halde, gerçekten peygamber vârisi, alim, arif, kâmil bir mürşide tabi olmak, aslında Allah ve Rasulü’ne tabi olmaktır.

Allah dostları, “biz peygamber gibi masumuz, hiçbir kusur ve noksanımız yoktur, her sözümüz ayet ve hadis gibidir” demezler. Onlar, açık ve mertçe Hz. Ebu Bekir R.A. Efendimiz’in halife seçildiği gün, Ashab-ı Kiram’a söylediği şu sözü söylerler:

“Ben Allah ve Rasulü’ne itaat ettiğim ve size hakkı emrettiğim sürece bana itaat ediniz. Çünkü bu durumda bana itaati sizden Allahu Tealâ istiyor. Ben hak çizgiden ayrılırsam, artık kimsenin bana itaat etmesi gerekmez.” (İbnu Kesir)
Dilaver Selvi
Allah'ın Habibi (A.S.) şu müjdeyi veriyor:

"Allahu Tealâ bir kulu sevdiği zaman Cibril'i çağırır ve ‘ben falanca kulumu seviyorum, onu sen de sev’ buyurur. Cibril de o kulu sever. Sonra gök ehline seslenerek; ‘Haberiniz olsun, Allah falanca kulu seviyor, onu siz de sevin!’ der. Onu gök ehli de sever. Sonra o kul için yeryüzünde kabul ve kullar arasında ona karşı sevgi konur.”

"Şüphesiz Allah, melekleri, bütün gök ve yer ehli, hatta yuvasındaki karınca, denizdeki balık, insanlara hayır öğreten alim ve salih kimseye salât, dua ve istiğfar ederler."

Şimdi şu soruyu sormak gerekir: İmanı, edebi, irşadı ve hizmeti ile Allah'ın dostu olduğu gün gibi açık olan bir kâmil mürşide cümle alem hayran ve hürmet içinde iken, biz hangi mantıkla ilgisiz kalacağız, onu hafife alacağız, ondaki ilahi nur ve sevgiden mahrum olacağız? Hele de bu kıymetli şahsiyetlere dil uzatmak, onları alaya almak, karalamak, düşmanlık yapmak vahim bir talihsizliktir.

Herkes, kalbindeki iman ve takva kadar Allah'ın sevdiklerini sever, O'nun dinine hizmet eder, ilahi emanetleri korur. Yüce Rabbimiz ölçüyü şöyle ortaya koyuyor: "Kim Allah'ın şeâirini (varlığının delillerini ve dininin alâmetlerini) yüceltirse, bu kalbinin takvasındandır." (Hac, 32)

Büyük müfessir Taberî (Rh.A.), ayetin şu manaya geldiğini belirtiyor: Mü'min kullarıma, bana ait olan her şeye hürmet, saygı ve usulünce muamele etmek haktır, borçtur." (Taberî, Camiu'l-Beyan)

Rasulullah (A.S.) Efendimiz uyarıyor: “Allah adamlarını hafife alanın kendisi alçalır.” (Tirmizî, Ahmed) "Büyüğümüzü (hürmet ve edeble) yüceltmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen, alimimizin (kıymet ve edebini) bilmeyen bizden değildir." (Ahmed, Hakim, Tirmizî)

Bazıları, tevhidi koruma niyetiyle takvasıyla meşhur velilere, özellikle de kâmil mürşidlere hürmet, tazim ve edepten kaçmakta ve aynı zamanda halkı da bundan sakındırmaktadırlar. Bu kimseler, bilerek veya bilmeyerek imanî bir tehlike içine ve ilâhî tehdit altına girmektedirler.

Oysa tereddüde ne gerek var? Bu ümmetin salihleri ve irşadla meşgul kâmilleri, hiçbir zaman yahudi ve hıristiyanların alimleri gibi ilâhî sınırları ve edebi çiğnemediler ki tehlike arzetsinler. Kâmil velilere Allah için hürmet gösteren sadık talipler de onları kulluk vasfından ve mükellefiyet bağından çıkarmadılar ki şirke ve zarara girsinler. Herkes herşeyini Kur'an ve Sünnet edebine göre yaptıktan sonra sonuç rahmet ve cennettir. Bu hürmeti putlara yapılan tazime, zalimlerin önünde baş eğmeye veya mevki sahiplerine yağ çekmeye benzetenler, belli ki ilâhî edeb ve hürmeti bilmiyor; hak ile batılı, nur ile ateşi birbirine karıştırıyorlar.

Bilinmelidir ki, kâmil mürşidin müridinden, üstadın talebesinden, imamın cemaatinden istediği edeb, kendi adına ve nefsi hesabına değildir. Kâmil mürşid ve rabbanî alimler, talebelerini ilâhî edeble edeblendirmek ve onları Cenab-ı Hakk'ın huzurunda kabul görecek şerefli bir kul haline getirmek için uğraşırlar.

İmam Şa'rani (K.S.) der ki: "Mürid, mürşidi tarafına ayağını uzatmama edebine bile dikkat etmeli, en küçük adapsızlığı basit görmemeli, huzurunda ve gıyabında edebe dikkat etmelidir. Bu edebi elde eden mürid, nihayet Allahu Teâlâ'ya karşı edebli olma haline yükselir. Çünkü mürşid mürid için manen yükselme sebebi, marifet ve edeb mektebidir." (el-Envaru'l-Kudsiyye)

Kâmil mürşid, alim, arif ve salihtir. Allah’ın dostu, Peygamberimiz’in vârisidir. Terbiyemizle uğraşan manevi bir babadır. O bütün vasıflarıyla hürmet ve saygıya layıktır. İçeri girince ayağa kalkmak, ziyaret ederken elini öpmek, huzurda edeb için boyun büküp sessizce oturmak, devamlı yüzüne bakmaktan sakınmak hürmetin zahirî şeklidir.
Bu meselenin iç yüzünü incelemek için şüphesiz en doğru yol, konuyu yanılmaz iki şahidin, yani Kur’an ve Sünnet’in ölçülerine göre ele almak...

Önce şunu belirtelim ki tasavvuf ehli, mürşid deyince gerçekten kendisine uyulmaya layık bir Allah dostunu kasdederler.

Gerçek mürşid alimdir, ariftir, takva ve edebte zirvedir, nur ve feyiz sahibidir. Ayrıca insan terbiyesinde ehliyetli ve irşad işinde izinlidir. Hz. Peygamber (A.S.)’in vârisidir. Çünkü kendisi terbiye olmamış bir kimsenin başkasını terbiye edemeyeceği açıktır.

İkinci olarak, mürşid deyince tek bir insan değil, o insanının etrafında toplanmış, gönlünü ve yönünü Allah’a çevirmiş bir cemaat akla gelmelidir.

Çünkü gerçek mürşid, takva yolunda bir imamdır ve kendisine uyanlar için emin bir rehberdir. Böyle bir mürşidin elinden tutan kimse, aynı zamanda birçok mümin kardeşiyle Allah yolunda el
ele tutmuş demektir. Şeytana karşı bu ne büyük bir kuvvet ve ne sağlam bir siperdir!

Kâmil mürşidden kaçmak, böyle bir cematten uzaklaşmak ve dini yalnız başına yaşamaya çalışmak demektir. Bu ise ne kadar zevksiz bir iş ve desteksiz bir gidiştir! Tasavvuf, topluca tevbe etmek,
birlikte zikretmek, şeytanlara karşı birleşmek, hak için birbirini desteklemek ve cemaat halinde Allah yolunda yürümektir.

Kur’an’ın ve Rasulullah’ın uyarıları

“Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır” sözü, Hz. Kur’an’a aykırı değildir; aksine birçok ayet tarafından desteklenmektedir. Çünkü, tek başına kalan bir kimesenin insan ve cin şeytanlarına yem olacağına Kur’an’daki pek çok ayet işaret etmektedir.

Allahu Tealâ, kendi yolunda topluca hareket etmemizi emrediyor. Parçalanmayı, dağılmayı, tek başına kalmayı yasaklıyor (Al-i İmran/102-103).

Bunun, düşmanlar karşısında zayıflık ve mağlubiyet sebebi olacağını belirtiyor (Enfal/46).

Cenab-ı Hak hepimizi gerçek takvaya çağırıyor ve bunun için sadık kullarla beraber olmamızı istiyor (Tevbe/119).

Allah’ın zikrinden kaçanların şeytanın kucağına düştüğünü de Kur’an-ı Kerim şöyle ifade ediyor:

“Her kim Rahman olan Allah’ın zikrinden gafil kalırsa, biz ona bir şeytan musallat ederiz; o şeytan ondan hiç ayrılmaz. Bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar, onlar ise kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf/36-37)

“Rehberi olmayanın, tek başına kalanın rehberi şeytandır” sözü, bir çok hadis-i şerifin ortak manasını da ifade etmektedir. Şöyle ki, Rasulullah (A.S.) Efendimiz, şeytanın insan kurdu olduğunu, herkese pusu kurduğunu ve cemaattan ayrılan, tek başına kalan kimseyi kolayca yuttuğunu haber veriyor. İşte Rahmet Peygamberi’nin uyarıları:

“Şeytan insan kurdudur; sürüden ayrılan, tek başına kalan koyunu dağdaki kurt nasıl kaparsa, cemaatten ayrılan kimseyi de şeytan öylece kapar.” (Ahmed, Tabaranî)

“Sizin cemaat halinde bulunmanız gerekir. Ayrılıktan, tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz şeytan tek başına kalanla beraberdir. O, (Allah için beraber olan) iki kişiden uzak durur.” (Tirmizî, Ahmed, Hakim)

“Şüphesiz Allahu Tealâ, ümmetimi sapık fikir ve fitne üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli (rahmet ve desteği) cemaatin üzerindedir. Kim cemaattan ayrılırsa ateşe düşer.” (Tirmizî, Tabaranî)

Bu mealdeki hadislerin ortak manası ve uyarısı şudur: Dini tek başına yaşamaya kalkmayın. Allah yolunda birlik olun, alimlere uyun, takva üzere giden cemaata sımsıkı yapışın. Tek başına kalanın kalbini şeytan sarar, yolundan alıkoyar ve kolayca zarara sokar. Bu düşmana karşı birlik kalesine girin, Allah sevgisini siper edinin ve ölene kadar böyle gidin. Emniyetiniz budur. Şu halde “başında bir rehberi olmayanın rehberi şeytandır” sözü Kur’an ve Sünnet’e aykırı değildir.
Tecrübeler de onu desteklemektedir. Bir üstada gitmeden, alim bir rehberi bulunmadan, peygamberlerden başka kâmil olan kimse yoktur. Maddi sanat ve fenlerde de durum aynıdır. Başında bir usta olmadan hiçbir çırak, kolay kolay usta olamaz. Arifler demişlerdir ki: “Kendi başına büyüyen ağaç yaprak açar, fakat meyve vermez. Verse de meyvesi yenmez. Bir edeb ehlini görmeyen gerçek edeb nedir bilmez. Bildikleri de kendisine yetmez.”

Kur’an ve Sünnet’i rehberle yaşamak

Bazıları, “Biz Kur’an ve sünnete uyduktan sonra niye sapıtalım ki? Bizim emniyetimiz mürşide değil, Kur’an ve Sünnet’e uymaktır. Mürşide ve müridlerine lazım olan da bu değil mi?” diye soruyorlar.

Evet, hepimiz içimiz ve dışımızla ilahi hükümlere uymakla mükellefiz. Kâmil mürşidlerin bundan başka bir hedefi yoktur. Bütün mesele, her durumda Kur’an ve Sünnet çizgisinde giden Allah adamı olabilmektir. Buna ihsan makamında kulluk denir. Acaba bunun en güzel yolu nedir? Sadece okumak mı, yoksa yolu bilene uymak mı? Mesafesi uzun, engelleri çok, tehlikeleri fazla, her yanı gizli düşmanlarla çevrili bir yolu, sadece tarifle mi gitmek emniyetlidir, yoksa yolu bilen bir rehberle mi?

Bu yol, insanın benliğini aşıp hakikatına ulaşma yoludur. Bu yoldaki en büyük engel insanın nefsidir. Bu yol, Alemlerin Rabbi’ne gerçekten kul olma yoludur. Onun etrafı düşmanlarla
doludur. Yalnız gidilmez, yol çok uzundur.

Şeytandan yakayı sıyırmak mümkün mü?

Kur’an-ı Hakim bildiriyor ki, şeytan, ölene kadar hiç kimseden elini çekmez, ümidini kesmez, Bunun için yemini vardır (Sa’d/80-83).

O peygamberlere bile hile yapmak ister, ancak Allah’ın nuru onu engeller (Hac/52).

Kâmil mürşidler şeytanın baş düşmanıdır; onlara yanaşmak ister, karşısında yine ilahi nuru bulur; siner, kaçar. Çünkü, onlar Alemlerin Rabbi’ne teslim olmuşlardır. O da onları özel himayesine almıştır (Nahl/99, İsra/65).

Şeytanın şerrinden peygamberler ve veliler ancak Allah’ın yardımıyla emin oldular. Yolu bir kere Mekke’ye, beş defa tekkeye uğrayan bir müslüman ondan kurtulduğunu nasıl düşünebilir?

Mürid, Allah’a yönelen kimse demektir. Şeytan en fazla bu kimselerle uğraşır. Bunun için her yolu dener. En iyi yaptığı iş vesvese vermektir. Açıkça günaha sokamadığı müridi, yaptığı hayırlı amelleri ile azdırmaya çalışır. Ancak, mürşidine ve cemaatine bağlı sadık bir müridin bir tane şeytanı varsa, binlerce dostu ve yardımcısı mevcuttur. Onların bereketiyle hastalığını anlar, ilacına koşar. Ancak, kalbini değil cebini düşünen, din değil dünya derdine düşen, niyeti sakat olduğu halde sadık görünen kimseler, şeytanın maskarası, müslümanların yüzkarasıdır. Bunlar mürşid değil şeytandır, mürid değil, münafıktır. Ve onlar bizim konumuz dışındadır. Tek başına hakikatı arayan kimse yorulur, çoğu zaman şeytanın oyuncağı olur. Şeytan bu insana açıktan günah işletemez ise, yaptığı hayırlara yönelir. Bu yolla mümini zarara sokmaya çalışır, bunu da genelde başarır. Şeytan ilim sahiplerine daha çok gizli günahları işletir. Onu gösteriş, kin, kibir, hased, gaflet, eşyaya aşırı muhabbet, makam hırsı, kendini beğenme, ameli ile övünme, insanları küçük görme gibi tesbiti güç, tedavisi zor günahlara daldırır. Başında bir mürşidi, çevresinde kendisini uyaracak kardeşleri olmayan kimse, asıl halini anlamadan ve bir çaresine bakamadan ölür gider. Sonuçta insan ağlar, şeytan güler.


Dr. Dilaver Selvi www.menzil.net


Kur'ân’da Câmi ve Cemaatin Önemi

İslâm'da ferdî mes'ûliyet esas olmakla beraber, cemaat teşkil etmek de pek mühim bir vecibedir. Bundan ötürü cemaatin olgunlaşma yeri olan cami (mescid), birinci dereceden ehemmiyeti haizdir. Cemaat, İslâm şeairinden olması itibariyle, bazen şahsî farzlardan da önemli bir sıra işgal eder.

Tam sûre halinde indirilen ilk sûre olup her müminin günde en az yirmi defa okumakla mükellef tutulduğu Fatiha, Müslümanların cemaat teşkil etmelerinin lüzumuna işaret eder. Cenâb-ı Allah, müminlerden: "Ya Rabbî, yalnız Sana kulluk eder (na'büdü), yalnız Senden medet umarız" (Fatiha, 5) demelerini istemekle, cemaat halinde ibadet beklediğini belirtmiş olmaktadır. Cemaatle ibadet etmek için cemaatin teşekkül etmesi gerekir. Halbuki cemaat, kuru bir kalabalık demek olmayıp, aynı ruhla hareket edebilen muntazam bir birlik demektir. Binaenaleyh cemaatin teşekkülü, içtimaî bir ruhun ve içtimaî bir ahdin bulunmasına bağlıdır. İslâm cemaatinin meydana gelmesi Fatiha sûresinin nazil olmasından sonra gerçekleşmiştir. Bu noktada, "fert mi cemaati, yoksa cemaat mi ferdi meydana getirir?" diye bir sual akla gelebilir. Aslında böyle bir fasit daire (kısır döngü) söz konusu değildir. Zira içtimaî ruh evvela fertte inşa edilir. Fert vicdanına ne vakit kardeşlik duygusu girer ve onu kibirden, darlıktan, bencillikten çıkararak genişletirse, o vicdan kazandığı genişlik nispetinde bir cemaata namzet olur. Bu saha, bir aileden tutunuz tâ cihangir bir devlete kadar gidebilir.

Bu cemaat ruhu mescidde oluşur; oradaki toplu ibadet, eğitim, öğretim ve irşad ile olgunlaşır. Bu sebeptendir ki Peygamber Efendimizin Medine'ye hicreti müteakip yaptığı ilk iş mescid bina etmek olmuştu. Kur'ân-ı Kerîm şu mealdeki âyet-i kerimede, mescid imar etmenin ancak îmanla ve ondan kaynaklanan tevhid, Allah'ı tenzih, kulluğu O'na tahsis, yalnız O'na tevekkül, ahirete îman, namazı dosdoğru kılma ve yalnız Allah'dan korkma gibi güzel vasıflarla mümkün olduğunu belirtir: "Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe îman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'dan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır" (Tevbe, 18).

Cemaat üzerinde, özellikle cemaat namazı üzerinde ısrarla duran hadis-i şeriflerin çokluğu, ilk nazarda bazılarınca mübalağa zannedilebilir. Halbuki sadece şu hikmetleri hatırlamakla işin ehemmiyeti kolayca anlaşılır:

Cemaat, mü'minleri mescidde birleştirip ayrılmamalarını sağlar, tefrika ve ayrılığı giderir.

Müslümanların birbirine muhtaç olduğunu hatırlatır ve ihtiyaçlarını giderme imkânlarını verir.

Müslümanları başıbozuk kalabalık olmaktan kurtarıp aynı gayeye yönelmiş muntazam birlikler haline getirir; idareye ehil bir önderlik altında onları meşru itaata alıştırır.

Özellikle bütün müslümanları ilgilendiren İslâmî meselelerden haberdar olup onları çözümlemeyi kolaylaştırır.

Cemaat, istişare emrinin yerine getirilmesini kolaylaştırır.

Cemaate katılmak üzere işine ara vermek, mescide gitmek zahmetine katlanmak sırf Hak rızası için bir fedakârlık sayılır. Böylece küçük fedakârlıklara alışan mü'min, büyük fedakârlıklar gerektiğinde onlara hazırlanmış olur.

Namaz vakitlerinin her gün dakik bir şekilde değişmesi itibariyle, cemaate katılma, insana mükemmel bir zaman tanzimi disiplini kazandırır, onu vaktin kıymetini en iyi şekilde anlayan dakik bir insan haline getirir.

Cemaate muntazam olarak iştirak etmekle mü'minlerin nasıl sağlam bir içtimaî beden teşkil ettikleri müşahhas bir şekilde ortaya konmuş olur. Bu hal mü'minlerin kalplerine kuvvet verir, din düşmanlarını çekindirir, İslâm'a sataşmak hususundaki cüretlerini kırar. Bir hadis-i şerifte beyan buyurulduğu üzere sürüden ayrılan koyunu kurdun aşırması kolay olduğu gibi, cemaatten ayrılanı da şeytanların vesveseleriyle aldatmaları kolaylaşır. Cemaatta ise müslüman, kendisi ile aynı şekilde inanan binlerin içine girerek, yüzmilyonları tasavvur ederek cin ve ins şeytanlarının vesveselerini tuzla buz eder.

Cemaatte mü'minlerin ibadet neşvesi içindeki ruhları birbiri içinde in'ikâs ederek insibağ (bir diğerinin rengine boyanma) sırrı tecelli eder; birbirlerinden feyz alırlar, karşılıklı olarak dualarına mazhar olup sevap kazanırlar. Birbirlerinin güzel hallerinden istifade ederler. Karşılıklı bir etkileşimle, mevcut kuvvetleri kat kat artar. Tek başlarına yaptıkları ibadetlerdeki noksanlıklarını telafi ederler. İbadeti ve duası kabul edilenler arasında, günahkârlar da bağışlanır.

Ve nihayet cemaat, insanın yeryüzünde en mühim vazifesi olan ubudiyeti, küllî bir surette eda etmenin ifadesidir. Kâinatın her tarafında tecelli eden mutlak Rubûbiyyete karşı, onların elbette böyle bir mukabelede bulunmaları gerekir. Mü'min insanların her türlü meşgalelerini, duydukları bir çağrı üzerine, yani ezan-ı şerif sebebiyle bırakarak Yüce Yaradan'ın huzurunda ibadette toplanmaları ile O'nun mülkün tek sahibi olduğunu toplu şekilde ikrar ve ilan etmiş olurlar. Aynı takdis ve tenzih işini devamlı surette yapan bütün hilkatle, hususiyle melaike cemaati ile uyum içine girer, bütünleşirler. "Bu dünya O'nundur, hamd O'na mahsustur, hüküm O'nun hükmüdür, herkesin döneceği yer de O'nun huzurudur" hakikatini tekrar tekrar hatırlatmış olurlar.

Bedîüzzaman Said Nursî (rahmetullahi aleyh)'nin dediği gibi: "Vaktin evvelinde cemaatle namaz kılmak suretiyle insan, Beytullah'ın etrafında mü'minlerin teşkil ettiği nûranî halkalardan bîrine girmiş olur. Her şeyi kayd ve muhafaza eden Hafîz-i Mutlak'ın, bu mübarek manzarayı da kaydettirmeyi ihmal etmeyeceği düşünülmelidir. Ne mutlu Beytullah merkezinin çevresinde yönünü Kabe'ye, gönlünü Rabbine ve omuzunu mü'min kardeşine vermiş olarak halkalananlara!.

Bu konuyu burda kapatıyorum .Siz elinizden geldiği kadar bir şeyler anlatmaya çalıştınız bende öyle,ama pek anlaşamadığımız ortada.Açıklamalarınızdan dolayı bana hakkınız geçti helal edin lütfen.Allah yolunuzu açık etsin,Allaha emanet olun.Selamlar sevgiler

Ben Kuran, Hadis, İcma ve İslam Dünyasının çoğunluğunu temsil eden Ehli Sünne alimlerinin kıyas ve ictihadlarını burada tekrar ettim ve belki bir kaç cümle de ne yapıp yapmamamız konusunda eklemeler yaptım. Eklemelerim, ehli sünnete uyalım, Kadiriliğe kimse bir şey dememiştir, gibi şeyler.
Sizin anlaşamadığınız ben değil yüzlerce yıldır İslam Dünyasının çoğunluğunun üzerinde birleştiği şeylerdir.
Allah hepimizi hidayet üzerinde sabit kılsın sayın Hocam.
Ben de burada bitiriyorum.


Kurani Kerim ve Tefsir