S. H. Tunahan Hazretlerini Rahmetle Anıyoruz

Daha 30 yaşındayken profesör unvanı alan Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.), hayatının tamamını Kur'an ahlakına ve eğitimine adayarak canla başla çalışırken, zaman geldi ihbarlar ve zorbalıklarla tutuklandı.


Zorlukları görmezden gelerek her fırsatta talebe eğiten Tunahan, hayatının son 9 yılına girdiğinde tutuklanarak elinden alınan vaizlik belgesini geri aldı. İlk kursunu açtı ve binlerce talebeye eğitim vererek bir neslin daha kurtuluşuna vesile oldu. Gerçek bir âlimin akıllara durgunluk veren öyküsü...

MEKTEPLERİN BİRİNCİSİYDİ


Süleyman Hilmi Tunahan, 1888 yılında Bulgaristan'ın Silistre vilayetinin Ferhatlar Köyü'nde dünyaya geldi. İlk tahsilini Silistre'nin Satırlı Medresesi'nde babası Osman Efendi'nin yanında tamamladı.

1916 yılı Eylül ayında Fatih Medresesini 80 üzerinden 76 puan alarak birincilikle bitirdi. Aynı yıl, Medresetü'l-Mütehassisin'in Tefsir-Hadis bölümüne girerek Hafız Ahmet Paşa'dan ders okumaya başladı. 1919 yılı 27 Mayıs'ta Medresetü'l Kuzat'tan devrin tüm ilimlerini öğrenmek için girdiği Süleymaniye Medresesi'nden birincilikle mezun oldu.

30 YAŞINDA PROFESÖR OLDU

1918 yılında İstanbul müderrisliği Dersiâmlığına yükseldi ve bugünün ilim adamlarına verilen en büyük ilmî unvan olan ve ortalama 50'li yaşlara kadar alınamayan ordinaryüs profesörlük unvanının 30 yaşında sahibi oldu.

1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun yürürlüğe girmesi ile bütün medreseler kapatıldığı için dersiamlar ve müderrislerle beraber Süleyman Efendi'nin de vazifesine son verilerek Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından İstanbul vaizliğine tayin edildi. İstanbul'un bütün camilerinde vaiz olarak ilim ve irşad vazifesini yürüttü. 1936 yılında dini ilimleri öğretmenin yanında manevi ilimleri de öğretmek üzere Silsile-i Sâdât'ın 33 halkası olarak maddeten Selahaddin İbni Mevlana Siracüddin, manen İmam-ı Rabbani'ye bağlı olarak manevi irşad vazifesine başladı.

TUTUKLANDI, GÖREVDEN ALINDI

1939 yılında ilim ve irşad vazifesini çekemeyenler tarafından ihbar edilerek ilk defa tutuklandı. Özellikle hükümet kanadından hapishanelerde de kötü koşullara tabi tutulan Süleyman Hilmi Efendi, burada da kendisini ilim irfan için adayıp durmadan çalıştı. Dışarıda da yapılan tüm baskılara ve takibatlara rağmen ilim öğretmeye devam etti. Vaizlik maaşını talebelere vererek, yüzlerce kişiyi okutup ilim adamı olarak yetişmesini sağladı. 1944 yılında ikinci defa tutuklanarak Birinci Şube tabutluklarında, bu defa 8 günlük bir işkenceye tabi tutuldu. O günkü hükümet tarafından 1946 yılında vaizlik belgesi resmen elinden alındı. 1949 yılında Kur'an kurslarının açılmasına sınırlı da olsa müsaade eden kanun yürürlüğe girdi. Süleyman Efendi'nin ilim öğretme faaliyeti bir nebze rahatladı. Talebelerine büyük önem vererek, onlara değer verdiğini göstermek için, "Sizler benim müsteşarlarımsınız" derdi.

TRENLERDE EĞİTİM VERDİ

1950 yılında hükümet tarafından vaizlik belgesi yeniden iade edilen Tunahan (k.s.); bugün birçok kişiye örnek olurcasına, yaşlı ve hasta haline rağmen, günde 4 vasıta değiştirerek hem talebe okuttu ve hem de İstanbul'un önemli camilerinde resmen vaizlik yaptı. Trenlerde bile birilerine bir nebze de olsa ilmen katkı sağlamak için para vererek ders dinlemesini istiyor, bazen trenden inmeyerek gidiş ve dönüşlerde daha çok öğrenciyi okutuyordu.

1951 Çamlıca'da Konya Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Bey'in tahsis ettiği yerde ilk düzenli Kur'an kursu hizmetleri başladı. Bu kurslardan yetişen binlerce talebe Diyanet İşleri Başkanlığı'nın açtığı müftü, vaiz, Kur'an kursu öğretmeni, imam ve müezzinlik imtihanlarında başarılı oldular. Tarihinde ilk defa İstanbul'un büyük camilerinin kürsüleri, Süleyman Efendi'nin yetiştirdiği talebeleri sayesinde genç vaizler tarafından dolduruldu.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nda 1950'li yıllarda görev yapan yetkililer, yaptığı hizmetlerden dolayı Süleyman Hilmi Tunahan'a büyük ilgi ve sevgi gösterirler. Bu kadar ilim sahibi olmasına rağmen niçin kitap yazmadığını sorduklarında onlara şu cevabı verirdi; "Ben tozlu raflarda duran, kesekâğıdı olarak satılan birçok kitap gördüm. Ben canlı kitaplar yazıyorum. Onlar hiçbir zaman tozlanmayacak, sürekli kendisini okutturacak" derdi. Kendisi tarafından yazılan ve kısa sürede Kur'an-ı Kerim'i okumayı öğreten Elif cüzü büyük ilgi görmektedir.

'KARDEŞİNİZE DUA EDİN' SÖZÜNÜ SUÇ SAYDILAR

1956'da Süleyman Efendi (k.s.), Cezayir halkının Fransız sömürgecilere karşı verdiği özgürlük mücadelesine manevi destek vermek için camilerdeki vaazlarında, "Cezayirli Müslüman kardeşlerimize dua edelim" dediği için, defalarca karakola çağırıldı ve ifade verdi. 1957 yılında Bursa'da gerçekleşen mehdilik hadisesi üzerine iftiraya uğrayarak yine haksız olarak tutuklandı ve Kütahya Hapishanesi'nde 69 yaşında 59 gün tutuklu kaldı. İdam talebiyle yargılandı, mahkeme tarafından suçsuz bulunarak beraat etti.

NAAŞINA TAHAMMÜL EDEMEDİLER

Tunahan'ın en önemli eseri Kur'an-ı Kerim okumayı kısa zamanda öğreten "Elif Cüzü"dür. Tunahan'ın, ömrünün son günlerinde uzun zamandır muzdarip bulunduğu şeker hastalığı ağırlaşmış, kanlarında yükselen şeker, bütün gayretlere rağmen bir türlü düşürülememişti.
Süleyman Hilmi Tunahan, 16 Eylül 1959 Çarşamba günü, İstanbul Kısıklı'daki hâne-i şeriflerinde Rahmet-i Rahmân'a kavuştu. 72 yaşında vefat eden Süleyman Hilmi Tunahan'ın naaşı, dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik'in engellemesi sebebiyle Fatih Camii Haziresi yerine Karacaahmet Mezarlığı'nda, polisin gösterdiği mezarda toprağa verildi.

RABBİM layık evlat olmayı nasip eylesin

Allah rahmet eylesin ve şefaatlerine nail eylesin

Rab'bim şefeatlerine kavuştursun, mübareklerin hürmetine bizleri bağışlasın. Amin.

zhümeyra,paylasimin icin Allah (c.c.) razi olsun ...hazretin sefaatlerina nail olanlardan cümlemizi eylesin...

Allah şefaatlerine nail eylesin.



Süleyman Hilmi Tunahan, 16 Eylül 1959 Çarşamba günü, İstanbul Kısıklı'daki hâne-i şeriflerinde Rahmet-i Rahmân'a kavuştu. 72 yaşında vefat eden Süleyman Hilmi Tunahan'ın naaşı, dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik'in engellemesi sebebiyle Fatih Camii Haziresi yerine Karacaahmet Mezarlığı'nda, polisin gösterdiği mezarda toprağa verildi.


Bu DÜNYADA CEZALARINIDA BULDULAR


Allah rahmet eylesin ve şefaatlerine nail eylesin



Rab'bim şefeatlerine kavuştursun, mübareklerin hürmetine bizleri bağışlasın. Amin.



Allah şefaatlerine nail eylesin.




AMÎN


AMÎN

aminn inşallah okuyan gözlerinize sağlık..

Allah razı olsun kardeşim ...

rabbim şefaatlerine nail eylesin...

inna lillahi ve inna ileyhi raciun...


rabbim şefaatlerine nail eylesin...

Amîn

Birkaç gün önce mollacami'de gezerken silsile-i sâdat efendilerimizin hepsinin hayatını anlatan bir yazı okudum...
Öncelikle Oradaki kardeşimizden Allah razı olsun gerçekten muhteşem bir paylaşımda bulunmuş ...
Oradan alıntı yaparak Efendi Hazretlerinin ibretlik hayatını buraya aktarmak istiyorum müsadenizle ...
Ama lütfe vakit buldukça okuyun gerçekten tam ibret almamız, hayatımızın yönünü çizmemiz için birebir ...

Silsile-i Sâdatın 33. Halkası SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S) Hazretleri


HAZRETİN HAYATI VE HİZMETLERİ

Süleyman Efendi'nin Doğumu

Süleyman Hilmi Tunahan Efendi 1888(1304) yılında Silistre'de dünyaya gelmiştir. Ceddi İdris bey'e dayanan bir ailedendir. İdris Bey, Fatih Sultan Mehmet Han tarafından Tuna Han'ı nasbedilmiş ve üstelik kendisine kız kardeşi tezvic edilmiş bir zattır. Süleyman Efendi'nin dedeleri, Kaymak Hafız namı ile maruf bir zat olup 110 yaşına doğru vefat etmiştir. Pederleri Hocazade Osman Efendi ise, tahsilini İstanbul'da tamamlayıp yine vatanı olan Silistre'ye dönmüş ve orada Satırlı Medresesi'nde yıllarca müderrislik yapmış maruf bir dersiamdır.
Süleyman Efendi'nin Pederleri Osman Efendi takva sahibi bir insandı. Gönlü ilahi ürperişlerle titrer, dudakları hep 'ı zikr ederdi. Ömür trenini şeriat rayları üzerinde yürütür, Sünnet-i seniyyeyi kendisine rehber edinirdi. Bu güzel hallerinin ilahi mükafatını almakta gecikmeyecekti. Şöyle ki;
Gençlik yıllarındaydı.. Osmanlı payitahtı güzel İstanbul'da okuyordu. İşte bu demlerde bir gece bir rüya gördü. Rüyasında göğsünden bir ışık parçası koparak yükselmeye başladı. Yükseldi, yükseldi, yükseldi... Yükseldikçe parladı, ışıltısı arttıkça yükseldi. Ta ki, bütün dünyayı ve belki de dünyaları aydınlatana kadar.
Osman Efendi gördüğü bu rüya ile irkiliyor. Kalbi sanki göğsünü yarıp dışarı fırlayacaktır. Yatağının içine oturmuş, biraz önce gördüğü rüyayı yorumlamaya çalışıyor, kendi vücudundan çıkıp yükselen ışığın ne olabileceğine dair kafa yoruyordu. En sonunda bu rüyayı kendi sulbünden gelecek ve cihana İslamı yayacak, çevresini manen ve maddeten aydınlatacak hayırlı bir evlada yoruyor.
İstanbul'da medrese talebelerinden bir delikanlı olan Osman Efendi, tahsil hayatını tamamladıktan sonra, memleketi olan Silistre'ye döndü. Satırlı Medresesinde müderrisliğe başladı.
Osman Efendi Satırlı Medresesinde Müderrisliğe devam ederken bir taraftan da yıllar önce gördüğü rüyaya- hayırlı evlada- nail olmak için saliha bir kız araştırıyor. Nihayet Hatice isminde bir kızla dünyaevine giriyor.
kendisine 4 erkek evlat bahşetti. O da bunlara, sırasıyla, Fehim, Süleyman Hilmi, İbrahim ve Halil isimlerini verdi.
Çocuklar büyüyor, Osman Efendi de, rüyada kendisine işaret edilenin hangisi olduğunu anlayabilmek için merak ve ilgiyle onların hal ve tavırlarını izliyordu.
Osman Efendi Silistre Satırlı Medresesinde müderris olduğundan, çocuklarının ilk tahsillerini de kendisi vermektedir. Bu ilk tahsil sırasında 1304 doğumlu Süleyman Hilmi, zeka, anlayış, öğrenme kabiliyeti ve bilhassa sofuluğuyla günden güne tebarüz etmekte, zamanla diğer kardeşlerinden "farklı" olduğunu hissettirmektedir.
Osman Efendi rüyada kendisine işaret edilen evladının Süleyman Hilmi olduğunu keşfetmiş bulunmaktadır. Bütün ümidini Süleyman Efendiye bağlamıştı. Bunun tabii bir neticesi olarak da Süleyman Efendi Satırlı Medresesinin ilk yıllarındayken,Osman Efendi ona ihtiramla muamele eder, O içeri girdiği vakit "buyurun Süleyman Efendi oğlum" diyerek ayağa kalkmakta ve ona ta'zim göstermektedir. Süleyman Efendi ise, bundan son derece sıkılıp utanmaktadır. O yüzden, babası meşgulken, mesela kahve yapmak için mangala cezve sürdüğünde yahut arkası dönükken, aniden ve hissettirmeden içeri girmektedir.
Bu arada Osman Efendi, nasihatlarıyla oğlunun daha iyi olmasını çalışmakta, her fırsatta ona bir şeyler öğretmeye gayret etmektedir.
Bir gün birlikte giderlerken, bir manda yavrusunun, körpe bir fidana sürtünmekte ve onu hırpalamakta olduğunu görürler. Osman Efendi "Süleyman, koş o manda yavrusunu fidanın yanından kov" der. O da gider, manda yavrusunu uzaklaştırır. Bunun üzerine babası "Oğlum, ağzı dili olmayan canlılara yapılan iyilik de bir sadakadır"der.
Süleyman Efendinin soyu ilmiyyun sınıfından idi. Ceddi İdris Bey'e dayanan şerefli ve soylu bir ailenin çocuğudur. Süleyman Efendinin büyük dedeleri İdris Bey'in Tuna'ya Han olarak nasbedilmesi ise şöyle olmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri, padişahlığı zamanında Rasül-ü Zişan Efendimize fart-ı muhabbetlerinden dolayı yeryüzünde Evlad-ı Rasülden kimler kalmıştır diye araştırmışlar. Araştırma sonucu Türkistan da şeceresine hiç şaibe karışmamış olduğunu tesbit ettikleri İdris Bey'i bulunca, kendi kız kardeşi ile onu evlendirerek Tuna havalisinin Hanı olarak nasbetmiştir ve o havalinin vergi vesair mükellefiyetini tedvir için onu vazifelendirmiştir. İdris Bey ve kendinden sonraki ahfadları bu vazifeyi yürütmüşlerdir. Süleyman Efendinin muhterem babası Osman Beye kadar bu durum devam etmiştir. Bu babtan Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hz. İle Hz. Fatih birbirlerine o kadar benzerlerdi ki bir defasında talebelerinden Seyfettin Alkan ile Ankara'yı teşriflerinde Ankara garına geldikleri zaman trenden inmek üzere iken bir hanım;
"Efendim siz kimsiniz?" diye sorar.
"Kızım neden merak ettiniz" deyince
"Efendim ben ressamım, İstanbul'dan beri trende sizi takip ediyorum. Yandan görünüşünüz aynen Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerine benziyorsunuz" deyince
Hazret; "Evet kızım ben onun neslindenim, şecerem vardır, gösterebilirim" buyurdular.
Süleyman Efendi Hazretleri, Satırlı medresesinde okuduktan sonra babası Osman Efendi onu Silistre Rüşdiyesine verir. Silistre Rüşdiyesinden mezun olduktan sonra sıra İstanbulda'dır.
Süleyman Efendinin talebeliği
Osman Efendi farklı bir gözle bakmaya başladığı oğlunu İstanbul'a gönderirken, içinde, sevinç, umut, heyecan ve ayrılıkların ayrılmaz parçası olan hüzün, birbirine karışmıştı. Oğluna bakarken, dolu dolu olan gözlerinde muhabbet ve hürmet bir aradaydı.Daha önce kendisinin de geçtiği yollardan geçmek üzere İstanbul'a gönderiyordu onu.
İstanbul o zaman, zamanın ilim ve medeniyet merkezi, ulema-i kiramın toplandığı bir yerdir. Osman Efendi oğlunu başka yere gönderemezdi. Çünkü ilim sahasında Mısır'da bulunan Ezher Üniversitesi vardı. Mısır, itikadi yönden sağlam değildi. Vehhabi ve reformist cereyanlar orada cirit atıyordu. Ama İstanbul her yönüyle sağlamdı: Ehli Takva olan Osman Efendi, ümidini bağladığı ciğerparesini İstanbul'a gönderirken ona başlıca 3 nasihatte bulunmuştur ki; herkes için geçerlidir.
1- İstanbul'da parasız kalmak ahirette imansız kalmak gibi zordur. Onun için iktisatlı ol, on kuruşa alacağın bir şeyi beş kuruşa almaya gayret et.
2- Usul-ü fıkıh ilmine iyi çalışırsan, dininde kuvvetli olursun
3- Mantık ilmine iyi çalışırsan, ilminde kuvvetli olursun...
Babasının bu çok faideli nasihatını gönlünde muhafaza eden Süleyman Efendi (K.S) hem usul-ü fıkh-a, hem mantığa ve hem de diğer bütün derslere "iyi" çalıştı. Hem de ne çalışma. O insan üstü gayrete, bazen vücudu isyan ediyor, burnundan gelen kan, önündeki kitabın sayfalarına damlıyordu. Fakat o, gene de pes etmiyor, çalışıyor, çalışıyor, çalışıyordu...En büyük düşmanı uykuydu.
Uykunun pençesinden kurtulabilmek için fincan fincan kahve içer, kış gecelerinde pencerenin önünden alarak, avucunun içinde top haline getirdiği karları, gömleğinin yakasıyla ensesi arasına koyardı. Karlar yavaş yavaş eriyerek boynundan sırtına doğru akar ve böylece kendisini uykuya karşı korumaya çalışırdı.
Bir gün ağır şekilde hastalandı ve yatağa düştü. Hastalığı öyle ağırdı ki, hayattan ümidini kesmişti. O böyle yorgan döşek yatarken, üstazı Salahuddin İbn-i Mevlana(K.S) kendisini ziyarete geldi. Hayattan ümidini kesen Süleyman Efendinin gözlerinden inci gibi yaşlar süzülüyordu. Üstazı, bunun üzerine "Evladım, sen hiç üzülme"dedi. "bu hastalıktan iyileşeceksin. Okuyup büyük adam olacaksın ve çok itibar göreceksin. Hatta sen, kaptan-ı gayr-ı müslim olan bir gemiye binecek olsan, o dahi sana saygı gösterecek..."
Tabi ki herkesin yapacağı gibi Süleyman Efendi (K.S) İstanbul'a -payitahta- gelir gelmez ilk iş olarak ecdadını ziyaret ediyor. Bu meyanda büyük dedesi İdris Bey tarafından akrabalık bağı kurulan, cennet mekan Fatih Sultan Mehmet Han'ı ziyarete gider. Fatih caminin içine girip caminin ortasındaki kuyunun başına gelince Hz. Fatih'in ruhaniyeti zuhur eder. Elinde iki kase su bulunmaktadır. Süleyman Efendi (K.S) hayretler içinde bakarken, Hz. Fatih elindeki kaselerden birini uzatıp içmesini söyler. Süleyman Efendi(K.S) her ikisini de içer.
Senelerce önce rüyasında Rasülüllah (S.A.V)'i görerek aldığı emirle, Bağdat'ta kürsüye çıkan Abdülkadir Geylani (K.S) hazretleri ne konuşacağını düşünürken yine sevgili peygamberimizin (S.A.V) emriyle
"ya Ali koş evladıma yardım et" fermanıyla ve Fahr-i Kainatın bir mübarek tükrüğü ile bülbüller gibi coşan Abdülkadir Geylani misali, ilmin eşiğine gelen Süleyman Efendiye de "Rasulüllah Efendimizin izniyle Hz. Fatih tarafından iki kase su içirilmiştir.
İşte bu iki kase su, Süleyman Efendi (K.S) nin hem zahiri ve hem de batıni ilimlerde yed-i tula sahip olacağına işaret ediyordu.
Fatih'te Sahn Medresesine kayıt yaptırmak için gelen Süleyman Efendiye medresenin kadrosunun dolu olduğu söylenir, yalnız bodrum katta yer olduğu bildirilir. Burası öyle bir yerdir ki, penceresi dahi yok, mum ışığında ders çalışılabilen bir mekan. Razı olursan orada kalıp tahsilini yapabilirsin derler. Süleyman Efendi (K.S) medresede okuma hevesiyle bu teklifi seve seve kabul etmiştir. Ne Hikmetse, bir çok müstesna büyük alimlerin yetiştiği yerde o bodrum olmuştur. Süleyman Efendi (K.S) medreseye adım atarken yeni mezun olmuş bir büyük alimle karşılaşır. O alim genç Süleyman Efendiye çeşitli sualler sorar. Aldığı cevaplardan çok memnun kalınca medresede okuduğu kitaplarını Süleyman Efendiye hediye eder.
Fatih'te Sahn Medresesine kaydolan Süleyman Efendi "Büyük" lakabıyla da anılan Bafralı Ahmed Hamdi Efendi'nin - ki bu zat, devrin en büyük dersiamlarındandır - ders halkasına dahil olur. Buradaki tahsil hayatı da oldukça parlak ve başarılı geçer. Derslere olan iştiyakı ve üstün zekasıyla dikkatleri celbeder. Medrese muhitlerinde kendisi hakkında
"yetişirse iyi bir alim olacak" görüşü yaygın olur. Ahmed Hamdi Efendi onun hem aklını, hem de derslerini öğrenme hususundaki kabiliyetlerini takdir eder, o derse gelinceye kadar talebeleri meşgul eder, o gelince derse başlardı. Zaman zaman dersini takip için onu yerine halef bıraktığı oluyordu. Ona olan hayranlığından, nesebi yakınlıkta arzu etmiş, fakat, takdir-i ilahi, bu işin gerçekleşmesine müsaade etmemişti.
Süleyman Efendi,İstanbul'da ki tahsili sırasında, bir yılda veya iki yılda bir olmak üzere izne gelebilmektedir. Bu sıla-i rahimler sırasında Osman Efendi oğluna gayet hürmetkar davranmaktadır.
Günler günleri kovalar ve Süleyman Efendi, tarihler 1916'yı gösterirken, Bafralı Hamdi Efendi'den icazetnamesini alır. Derecesi birinciliktir ve Süleyman Efendi,28 yaşındadır.
İlmi kariyerine son noktayı koyabilmek ve dersiam olabilmek maksadıyla, Süleymaniye Medreselerinden Medresetü'l Mütehassisin'e kaydolur.(Hafız Ahmet Paşa Medresesi 30 Eylül 1916) Seçtiği bölüm "Tefsir ve Hadis'tir. Medresetü'l Mütehassisine kaydolmadan önce, Medresetü'l Kuzat ( Kadı yetiştiren mektep)'inde giriş imtihanını birincilikle kazanmış, fakat bunu büyük bir sevinçle pederine mektupla bildirdiği zaman ondan aldığı telgraf şu olmuştur.
"Süleyman; ben seni cehenneme göndermek için İstanbul'a göndermedim."
Pederleri bu telgraf ile kendisine peygamberimizin "üç kadıdan ikisi cehennemde, birisi cennettedir." Hadisi şerifini hatırlatıp kadılığa yönelmemesini istiyordu.
Süleyman Efendi (K.S) pederine telgrafla verdiği cevapta kendisinin asla kaadiliğe talip olmadığını, maksadının ise devrinin bütün zahiri din ilimleri sahasında kemale ermek ve vukuf'a sahip olmak istediğini bildirerek pederlerini rahatlatır. Gönlünü huzura erdirir.
Süleyman Efendi (K.S) büyük bir iştiyakla medresetü'l Mütehassisin'e devam eder. Azim ve gayretin neticesi olarak daha 2. Sınıftayken 1918 yılında tefsir, hadis ve usul-ü fıkıh şubelerinden İstanbul müderrisliği ruusuna nail oluyor. Nihayet 27 Mayıs 1919'da Medresetü'l mütehassisinin tefsir ve hadis şubelerinden birincilikle mezun olup dersiam olduğu gibi Medresetü'l Kuzat'tan da iyi derece ile diplomasını alıp Kaadilik rütbesine ulaştı. Böylece hukuk ilimlerinde de "yedi tüla sahibi olur. Ancak Süleyman Efendi(K.S) hiçbir zaman hakimliğe talip olmadı. Onun yapacağı işler hazır bekliyordu.
İlim Tahsil Etmedeki azmi ve başarısı
Süleyman Efendinin (K.S) Medresetü'l Mütehassisinden mezuniyet notları şöyledir.
Tefsir-i Şerif: 10 Usul-i Hadis ve nakdi rical: 10
Hadis-i Şerif: 10 Tabakatı Kurra ve'l Müfessirin: 10
Risale: 9.2 dir.
Bu derslerin karşısına not düşülmüştür: "Şayan-I Takdir Ve Tahsin..."
Süleyman Efendi Hazretlerine dil uzatan, çok bilmiş ukalanın kaç tanesi bugünkü vaziyetleriyle Osmanlı Medreselerinden içeri girebilirdi. Hangi cüretle bu büyük Osmanlı alimine dil uzatmak cüretini göstermektedirler. Haya ve Edep !...
Ayrıca Süleyman Efendi Süleymaniye Medreselerinde İslam Hukukundan başka Roma hukuku, Deniz ve Kara Ticaret Hukuku ile Devletler Hukuku da tahsil etmiş bulunmaktaydı. Süleyman Efendi bu kadar kısa zamanda bu ilimleri okumuştu ama nasıl ? Boş vakit geçirmek nedir bilmezdi. Derslere daha fazla vakit ayırabilmek için uykusunu kısardı. Dünyada makam ve mevkide gözü yoktu. O maddi ve manevi bütün ilimleri tahsil ederek ileride alacağı manevi vazifeye hazırlık yapıyordu. Malum "tek kanatlı kuş uçmaz" diye bir söz vardır. Süleyman Efendi dine hizmet etmek, Ümmeti Muhammed'in kurtuluşunu temin etmek için bütün gayretini gösterip ilim tahsil ediyordu. İlim tahsili hususunda kapasitesini o kadar zorlardı ki, bazen okuduğu kitapların sahifelerine kanlanan gözlerinden kanlı yaşlar damlardı. Uykuya karşı amansız bir mücadele verirdi. Uykuya mağlup olmayıp, çok ders çalışmak için her gün bol miktarda kahve içerlerdi. Uzun kış gecelerini ders çalışarak, faideli geçirmek için pencereden uzanıp aldıkları bir avuç karı sıkıştırıp kar topu haline getirdikten sonra, gömleği ile omurilik soğanı arasına koyardı. Vücudunun sıcaklığı ile yavaş yavaş eriyip sırtından aşağı akan kar suyu daima uyanık bulunmasını sağlardı.
Uykuya hasret öyle günleri geçerdi ki; Bir gün kendi kendine şöyle düşünür, "Bir ay hiç bir şeyle meşgul olmam, istirahat eder, dinlenirim, bu geçen sıkıntıları unuturum." Ancak ileride de göreceğimiz gibi bu hayallerini uygulama sahasına geçirmeye fırsat bulamayacaktır. Bu esnalarda bir rüya görür ve kendisinin uykuya hasret kalacağını, mühim vazifelerin kendisini beklediğini, çok gayret etmesi gerektiği ikazını alır.
Böylece Süleyman Efendinin maddi tahsil hayatı noktalanmış oluyordu. Devrinin akli ve nakli ilimlerini en iyi derece ile tahsil etmişlerdi. Artık Süleyman Efendi müfessirdi, muhaddisti. Zira Medresetü'l Mütehassisinin tefsir ve hadis bölümünden icazet almıştı. İcazet, işin maddi yönünü gösteriyordu. Fakat o dersiamlık ve vaizlik hayatında bunu bil fiil icra ediyordu. Seçmiş oldukları mevzuu ile ilgili ayet ve hadisleri mutlaka okurlardı.
Süleyman Efendinin Kaadiliği de vardı. Zira Medresetü'l Kuzat mezunuydu. Hukuki meselelere karşı engin bir vukufu vardı. Lakin o hiç bir zaman kadılık yapmaya teşebbüs etmemiştir.
"Süleyman Efendi(K.S)'nin hayran olduğum hususiyetlerinden biride şu idi. Hazret bir mes'elenin izahını yaparken daima delille konuşurdu. Konuşmaları mutlaka bir ayet-i celile ve hadis-i şerife istinad ederdi. Yeri geldiğinde derhal Arapçasını da okurdu. Ayet ve Hadis-i Şerif ile irtibatlandırmadan konuştuğuna hiç rastlamadım. Bunun daha ilerisi var mı? Tam bir Osmanlı müderrisi idi. Ayrıca bir müceddid hususiyeti taşıdığını her hal ve hareketiyle isbat ediyordu." Gerçekten de Süleyman Efendi, zatına mahsus tatlı bir üslupla hitap ederdi. İstanbul'da vaaz etmediği cami pek kalmamıştır dersek mübalağa yapmış olmayız. Her yerdeki vaazında; onun konuşmalarından istifade etmek için ve onunla tanışabilmek için büyük kalabalıklar olurdu. Ayeti Kerimelerin ve Hadis-i şeriflerin sebebi nuzul ve vurudunu da dikkate alarak tefsirini, izahını akıllarda en iyi derecede kalacak şekilde yapardı. Konuşmalarında dini, dünyevi, insanlar için faydalı olan şeylerden bahsederdi. O devirde yasaklanmış olan bazı mes'eleleri bile dile getirmekten korkmazdı. Bir gün Sultan Ahmet Camii vaazında Cezayirli müslümanlardan bahsetmiş , hükümetimizin onların aleyhine olan tutumlarını eleştirmiş "devlet yardım etmiyor bari biz müslümanlar hiç değilse dua ile yardım edelim, Cezayir müslümanları, kadınları kollarındaki bileziklerini, parmaklarındaki yüzüklerini vererek İstiklal harbinde bize yardım etmişlerdir. Eğer onlara yardım etmezsek, onların hürriyet ve istiklalleri için geceleri kalkıp hiç değilse iki rek'at namaz kılıp yalvarmazsak mes'ul oluruz efendiler" deyip onlar için dua etmişlerdir. Bundan dolayı da karakola celbedilerek ifadesi alınıp mahkemeye sevk edilmiştir. Bir hayli mahkemeden sonra beraet etmiştir.
Süleyman Efendi (K.S.) dünya politikasını dış ve iç siyaseti takip ederdi. Her gün gazete aldırır ve dış politika ile ilgili kısımlarını okurdu. Pratik zekasının ve tecrübesinin ürünü olarak ilerde nasıl bir siyasi yol takip edileceğini kestirir ve bunda isabet ederlerdi. Tahsil hayatının sona ermesinden sonra da boş vakit geçirmek nedir bilmezdi. Hep halkı irşad etmek için vaazlarda bulunur, vaaz haricinde yine kendini sevenlerle bir araya gelip, Ümmet-i Muhammed'in evladına nasıl faideli oluruz diye istişarelerde bulunurdu.

Tahsil Hayatından Sonraki Faaliyetleri, Devrin Ahval ve Şartları

Süleyman Efendi 'ın dinine hizmet için gerekli olan dini ilimleri en iyi şekilde tahsil etmişti. Büyük bir azim ve gayretle hizmete hazırdı. Zaten onun da en büyük emeli 'ın dinine hizmet etmekti. Ancak kader onun bu arzu ve isteğini rahat bir şekilde ifa etmesine müsaade etmiyordu. Alenen ve resmi olarak (medreseler yoluyla) hizmet edemeyecekti. Zamanın icap ve şartları buna müsait değildi Şöyle ki; Süleyman Efendi (K.S.) Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde ve en karışık olduğu bir devirde hizmet etmek zorunda kalmıştı. Medresede okuduğu yıllarda Meşrutiyet hareketleri olmuştu. Ama o asla meşrutiyete taraftar değildi. Hep hilafet taraftarıydı. Şuursuzca batılılaşma isteğinin ürünleri olan herşeyden şiddetle ictinab ediyordu. İnancının icabı ile ve aklı selimle hareket ediyordu.
Süleyman Efendi 1921 yılında müderrisliğe başlamıştı. Müderrislik hayatı uzun sürmedi. 3 Mart 1924'de medreselerin kapatılmasıyla müderrislik hayatı sona erdi. Bu hal çok zoruna gitmişti. Daha müderrisliğin tadına doymamıştı, hayal ettiği şeyleri fiiliyata dökememişti, tabir-i caizse "hevesi kursağında kalmıştı". Ama o yılmadan başka vazifelerle mücadelesini devam ettirdi. 1924 yılında yürürlüğe giren Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile yüzyıllar boyu İslam umumu efkarına hizmet etmiş olan, nadide şahsiyetler yetiştiren, ilayı kelimetullah uğruna canını feda etmenin ne demek olduğunu şahıslara öğreten, her türlü ilmin inkişafına vesile olan medreseler kapatılmıştı. Artık bu ilim irfan müesseseleri çürümeye müze olmaya terk ediliyordu. Medreselerin tarihteki üstlendiği vazife çok önemlidir ve bunu hiç kimse inkar edemez. Belki son zamanlarda bir eksiklik, gerileme veya kısmi bozulma olmuştur. Bunu da kapatmak yerine ıslah etme metodu uygulanabilirdi. Medreseler kapatılınca diğer müderrisler gibi Süleyman Efendinin de işi sona eriyordu. Devlet bu müderrisleri vaiz olarak atadı. Ancak rahat bir vaizlik hakları da yoktu. Dini ve İmani konulara temas edilmeyecek, hümanist duygu ve düşünceler insanlara aktarılacaktı.
1928 yılında yapılan harf inkılabı ise halkımızı iyice cahilleştiriyordu. Koca bir nesil akşam alim (okuma-yazmasını bilir) olarak yatıyor. Ama sabah cahil olarak kalkıyordu. Ama ya Rabbi, bu ne acaib bir uygulamaydı. Şeyh Vefa hazretlerinin "Emseytü Kürdiyyen ve Esbahtü Arabiyyen" sözüne mukabil o zamanı da "Emseytü alimen ve Esbahtü Cahilen" sözü ancak ifade edebilir. Bir nesil, koca bir kültürden, örf, adet, gelenek ve göreneklerinden, inancından kopartılıyordu. Koca kitle cahil oluyor yeni uygulamayı yapanlar, eski sistemin zor olduğunu, okuma yazma oranının artmadığını ve bu sistemde artmayacağını, yeni sistemle terakki etmenin daha kolay olacağını savunuyorlardı. Yani Osmanlı halkını cahillikle suçluyorlardı. Halbuki 1850'li yıllarda Osmanlı halkının çok büyük bir kısmının okur ve yazar olduğunu müsteriklerin tespitlerinden görüyoruz.
Süleyman Efendi (K.S.) harf inkılabını tasvip etmiyordu. Bundan fevkalade rahatsız olmuştu. Konuşmalarında sık, sık bu konuyu dile getiriyor ve alfabe değişikliğinin getireceği sıkıntılara dikkat çekiyordu. İslam'a, İman'a, adet ve ananelere, san'at'a, ticaret ve ziraate; en zararlısı, İslam harflerinin kaldırıp atılmasıdır, buyururlardı ve misal olarak Japonya'yı verirlerdi. Atom bombasının atılmasıyla Japonya Amerika'ya boyun eğmek zorunda kaldı, ancak okuyup yazma ve milli kültürleri hususunda serbest bırakılmayı müttefiklerine kabul ettirdi. Bilindiği gibi kısa sürede kendi eserleriyle geliştiler.
Alfabe değişikliği demek insanın geçmişi ile, kültürüyle bağının koparılması demektir. Dünyalar değerindeki ilmi ve fikri eserlerin kütüphane raflarında tozlanması, çürümeye terk edilmesi demektir. Bırakın avam kesimi, ilahiyat tahsili yapan gençlerin bile büyük kısmı bugün bu eserleri okuyup anlayamamaktadır. Bu da sonu yıkıma giden, toplumda maddi manevi sıkıntılar meydana getiren bir durumdur.
1937 yılında meclisin açılış nutkunda konuşan Atatürk şöyle diyor: "Aziz milletvekilleri, dünyaca malum olmuştur ki bizim devlet idaresindeki ana programımız cumhuriyet halk partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler idare ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipler gökten indiği sanılan kitapların doğmaları ile asla bir tutulmamalıdır. Biz ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz."
Bu sözleri söyleyen birisinin İslam'la ve müslümanlıkla hiçbir bağının kalmayacağını "namaz Hocası" kitaplarından bile öğrenmek mümkündür. Durum böyle olunca, Atatürk'ü müslüman olarak göstermeye ve dinle barıştırmaya çalışmanın hiçbir faydası ve neticesi yoktur. M. Kemal'i müslüman kabul etmemek, ona hakaret değil, olsa, olsa hakkını teslimdir." Biz burada realiteyi tespit edip; bu şartlarda yapılan hizmetin boyutlarını ortaya çıkarıp kıymetini taktire çalışıyoruz.
Harf İnkılabıyla alakalı olarak, meşhur İtalyan Türkolog Prof. Rossi, Viyana da verdiği bir konferansında "Güzel Türkçe'yi hiçbir kuvvet yıkamamıştır. Yeni harfler yıkacaktır. Bu harfler müslüman Türklerin geçmişleriyle, tarihleriyle, gelenekleriyle alakalarını koparacaktır." Diyordu.
Yeni devrin siyasi simalarının hakim olduğu anlayışı en bariz şekilde gösteren ifade, "Bizim ne şark ile, ne şark milletleriyle, ne müslümanlıkla, ne islam ilimleriyle münasebetimiz yok. Onlardan bütün alakamızı kestik kendilerini tanımıyoruz." Hariciye vekili Tevfik Rüştü Aras'ın büyük bir cüretkarlıkla söylediği sözlerdi bunlar. Bu ülkeyi yöneten insanların zihniyeti bu yöndeydi. Buna benzer daha nice ifadeler, beyanatlar vardır. Merakı olanlar TBMM zabıt ceridelerini ve konuya ilgi duyan, değerli araştırmalar yapan yazarların eserlerini okuyabilirler.
İşte böyle bir devirde Süleyman Efendi vazifesini icra etmeye çalışıyordu. Vaizlik hizmetini hiç aksatmadan yapıyordu. Uzun müddet İstanbul'un Sultanahmet, Süleymaniye, Yenicami, Şehzadebaşı, Kasımpaşa camii kebir ve daha nice camilerde vaaz etmiştir. Dedik ya İstanbul'da o zaman mevcut olup da vaaz etmediği cami yoktur desek yeridir. O kendisine Peygamber Efendimizin şu Hadis-i şerifini şiar edinmiştir. "Din nasihatle kaimdir. Din nasihatle kaimdir, Din nasihatle kaimdir."
Aynı zamanda mensubu bulunduğu Nakşi tarikatının başbuğlarından olan Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin "Tarikuna tarikus sohbet" sözünü kendine düstur edinmişti. Bulunduğu her mekanda irşad vazifesiyle uğraşmış, din ve iman mevzularını yasak olmasına rağmen her şeyi göze alarak en ince teferruatına kadar anlatmıştır.


Islam Büyükleri